banner237

Türkiye’de hükümetlerin seçimle iş başına gelme-gitme hikayesinin tarihi yüz yıldan fazladır. Herhalde 1909 tarihi ile başlatsak, hata etmiş olmayız. 2. Meşrutiyetten sonra başlayan parlamenter demokratik süreç, bir takım arızalar, kesintiler yaşamış olsa da, bir asırdan fazla sürdü ve 2018 yılı itibariyle “başkanlık sistemine” evrildi. Geçen yüz yıl içinde sandıklar konuldu, seçimler yapıldı, hükümetler yıkıldı, hükümetler kuruldu vs.

Türk halkı “seçim” işini gerçekten çok sevdi ve her koşulda seçim sandığına giderek, inandığı doğru neyse, o doğrultuda oyunu kullandı, seçimini yaptı. Ancak son yıllarda ülkemizde seçim, rutin takviminin dışında ve çok fazla tahakkuk etmiş haldedir ve bunun da bir takım sosyal, siyasal sonuçları zuhur etmiş bulunmaktadır.

Evvela hatırlayalım, 2007’de genel seçim, 2008’de “cumhurbaşkanını kim seçsin” konulu referandum, 2009’da yerel seçimler, 2010’da anayasa ve yargı sistemini değiştiren meşhur referandum, 2011’de genel seçimler, 2014’de yerel seçimler, 2015 Haziran ve Kasım ayında yapılan iki genel seçim, 2017’de cumhurbaşkanlığı seçimi, 2018’de genel seçimler ve nihayet üç ay sonra yapılacak yerel seçimler. (arada unuttuklarım varsa siz ilave edersiniz). Yani on yılda on seçim, bir de önümüzde var, on bir!

Ve ortada seçim sandıkları peşinde koçmaktan yorgun ve bitap düşmüş bir Türkiye var. Açıkça söylemek gerekirse, hiçbir memleket bu periyotta bir seçim takvimini taşıyamaz. Resmen seçimle yatıp, seçimle kalkıyoruz. Bu kadar fazla seçim-sandık macerasının, hem ekonomik, hem psikolojik ve dahi sosyolojik anlamda yıpratıcı sonuçları olur, arızalara yol açar. Eğer şu anda toplumsal yapımızda birbirinden farklı düşünen, farklı siyasi tercihleri olan komşular birbirinden uzaklaşıyor ise, bunun sebeplerinden birisi ve belki de birincisi, bu kadar kısa süre içinde bu kadar fazla seçim yapılmış olmasıdır. En küçük bir tartışmada toplum olarak karpuz gibi ikiye bölünüyoruz. Kimse kimseyi anlamaya, dinlemeye çalışmıyor.

Çok sık seçim sandığı konulmasının bir başka sonucu da, seçimlerin toplumda ve siyasi partilerde bir nevi “ölüm-kalım savaşı” gibi algılanmasıdır. Öyle ki, toplumun yarısı seçimi A Partisi kazanırsa ülkenin batacağına, karanlıklara gömüleceğine kesin kes inanıyor! Yine aynı şekilde, toplumun diğer yarısı da, seçimi B partisi kazanırsa ülkenin parçalanacağına, bölüneceğine, işgal edileceğine katiyyen inanıyor!

Hayret edilecek bir durum gerçekten de. Moğol istilasından sağ çıkmış, emperyalist işgali paramparça etmiş bir millet, bir seçim sandığıyla mı parçalanıp bölünecek? Yapmayın Allah aşkına. Abartmaya gerek yok. Ama şurası kesindir, ülkemizde insanlar siyasi kavramların ve ideolojilerin gölgesinde birbirinden uzaklaşıyor, “o partiye oy veren vatan hainidir”, veyahut “bu partiye oy veren millet düşmanıdır” yaklaşımı, çok tehlikeli bir biçimde büyüyor ve toplumun her kesimine sirayet ediyor, endişe ettiğim yer burası.

Bu durumda ve bu hesaba göre, ülkemizde yaşayan insanların neredeyse tamamı haindir, memleketin karanlıklara gömülmesi, batması ve paramparça olmasını arzulamaktadır! Peki böyle bir şey olabilir mi? Elbette olamaz, hayatın doğal akışına da, eşyanın tabiatına da aykırı bir durum. 

Türkiye gereğinden fazla önem atfedilen bu sandık-seçim macerasından bir an evvel çıkmalı ve gerçek gündemine, gerçek meselelerine odaklanmalıdır. Zira seçim konuşmaktan asli ve hayati meselelerimizi konuşmaya bir türlü vakit bulamıyoruz.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

banner20

banner221

a