Birden gözlerini açtı ve dışarıya baktı.
Karanlıktı hala…
Doktorun “fazla zamanın kalmadı” demesinin üzerinden ne kadar zaman geçmişti acaba…
Yan taraftaki sese kulak verdi, başını iyicene çevirince eşinin sandalyede başını geriye atarak uyuduğunu gördü.
48 yıldır yanı başında olan eşi…
Her türlü zorlukta yanında olan, çocuklarını büyüten eşine minnetle baktı…
Serum takılı kolunu uzattı, zımparaya dönüşmüş elleriyle eşinin eline uzandı, hafifçe okşadı.
Keser tutmaktan nasırlanmış ve eklem yerleri pütürleşmiş elleri hiçbir şey hissetmedi.
Merak etti o an.
Acaba yüzü nasıldı şimdi?
Aynaya en son baktığında yüzünü güneşten, soğuktan, rüzgârdan, çimento artıklarından köseleye dönmüş, avurtları çökük, çene kemiklerini iyice köşelenmiş olarak hatırladı.
Antalya’ya ilk gelişini anımsadı.
Sabahın köründe belinde keseriyle otogarda otobüsten inmiş ve hemşerisi olan kalıpçı ustasının verdiği adresteki inşaatı sora sora bulmuştu.
Güneş ışımaya başlayınca kalıpçı ustası ve ekibi gelmiş ve kendisi de keserini alarak kalıp çakmaya başlamıştı.
38 yıl geçmişti aradan…
Binlerce villanın, rezidansın, iş merkezlerinin, apartmanların, otellerin, beş yıldızlı tatil köylerinin betonarme kalıplarını çakmak için keser sallamıştı.
Yüzbinlerce insanın barındığı yerleri yapmıştı ama bunlarda ne tatil yapabilmiş ne bir tekinin içinde yaşayabilmiş ne de emeğinin geçtiği bir dairenin sahibi olabilmişti.
Zar zor biriktirdiği parasıyla tapusu olmayan bir arsa almıştı ama bir gün devletin bir birimi gelip “burası senin değil, devletin” diyerek elinden almışlardı.
Dini bayramlarda bir gün tatil dışında her gün inşaatlardaydı.
Sabah ezanıyla birlikte keseri belinde, sırtında çivi torbasıyla yola çıkar, akşam karanlıkta bitik vaziyette eve gelirdi.
Sabah evden çıkarken aldığı yevmiyeyi masanın üzerine bırakırdı.
Evin ve çocukların tüm ihtiyaçlarını eşi alırdı.
Çocukları nasıl büyümüştü, hangi okullara gitmişlerdi hatırlamıyordu.
Şimdi yanı başında üç oğlu tedavisi için can hıraç çabalıyordu.
Hasta yatağının ayak ucunda onların hayalleri canlandı.
Yüzünde hafif bir gülümseme yayılmakla beraber gözlerinde biriken yaşlar o an hızla akmaya başladı çenesine doğru ve onları gözleriyle okşayıp öptü…
O an göğsünün sol yanında şiddetli bir ağrı oluştu ve hafifçe bağırdı…
Yanı başında uyuklayan eşi birden fırladı “doktor, doktor yetişin” diye bağırarak hastane koridoru boyunca koşturdu.
Ama o şiddetli ağrı geldiği gibi birden hissedilmez oldu…
Beyninde büyük bir boşluk ve bilincinde beklenmedik bir bulanıklaşma meydana geldi…
Başını pencereden yana çevirdi, içinde güneşin doğuşunu bir kez daha görme isteği uyanmıştı.
Ama göremedi…
Birden derin bir karanlığa doğru gitti…
O esnada müezzin sabah namazına çağırıyordu Müslümanları…
“Es selatin hayrın minen nevm…”