Türkiye’de son yıllarda emeklilik, uzun ve yıpratıcı bir çalışma hayatının ardından “hak edilmiş bir dinlenme dönemi” olmaktan giderek uzaklaşıyor. Emekli aylıkları, artan yaşam maliyetleri karşısında hızla erirken, milyonlarca emekli için geçim, başlı başına bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Bugün gelinen noktada, emeklilerin önemli bir bölümü ek iş arayışına girmeden, borçlanmadan ya da aile desteğine muhtaç olmadan yaşamını sürdürmekte zorlanıyor. Oysa çağdaş sosyal devlet anlayışı, emekliliği ikinci bir çalışma zorunluluğu değil, sosyal güvenliğin doğal bir sonucu olarak tanımlar.
Bu tablo, yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda sosyal adalet, kuşaklar arası denge ve toplumsal refah meselesidir. Emeklilerin ek kazanç arayışına zorlanmadığı bir sosyal destek sistemi, kısa vadeli maaş artışlarının ötesinde, yapısal ve bütüncül bir yaklaşımı gerektirir.
Emeklilik Gelirinin Amacı Ne Olmalı?
Emekli aylığının temel amacı, bireyin aktif çalışma hayatı sona erdiğinde, insan onuruna yakışır bir yaşam standardını güvence altına almaktır. Barınma, gıda, sağlık, enerji ve temel sosyal ihtiyaçların karşılanabildiği bir gelir seviyesi, bu amacın asgari koşuludur. Ancak Türkiye’de emekli aylıkları, uzun süredir bu tanımın gerisinde kalıyor. Aylıklar, çoğu zaman asgari ücretin dahi altında seyrediyor; kira ve gıda gibi zorunlu harcamalar karşısında hızla eriyor.
Bu durum, emeklileri kayıt dışı işlerde çalışmaya, fiziksel olarak kaldıramayacakları işlere yönelmeye ya da sosyal hayattan tamamen çekilmeye zorluyor. Emeklilik, bu haliyle bir “dinlenme” değil, “sürekli idare etme” dönemine dönüşüyor.
Parçalı Yardımlar Yerine Bütüncül Sistem
Bugün emeklilere yönelik destekler büyük ölçüde parçalı ve geçici nitelikte. Bayram ikramiyeleri, dönemsel seyyanen artışlar veya sınırlı sosyal yardımlar, kısa vadede rahatlama sağlasa da kalıcı bir güvence sunmuyor. Oysa emeklilerin ek kazanç arayışına zorlanmaması için, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir sosyal destek mimarisine ihtiyaç var.
Bunun ilk adımı, emekli aylıklarının yaşam maliyetlerine endeksli hale getirilmesidir. Sadece enflasyon oranına bağlı artışlar, özellikle düşük gelirli emekliler için yetersiz kalmaktadır. Gıda, kira ve sağlık harcamalarının emekliler üzerindeki ağırlığı dikkate alınarak, “emekli yaşam endeksi” benzeri bir yaklaşım geliştirilebilir. Böylece maaş artışları, emeklilerin gerçek harcama sepetine göre belirlenir.
Asgari Emekli Geliri Güvencesi
Ek kazanç baskısını ortadan kaldırmanın en etkili yollarından biri, asgari emekli geliri güvencesidir. Bu modelde, emekli aylığı belirli bir yaşam standardının altına düştüğünde, devlet otomatik olarak tamamlayıcı bir gelir desteği sağlar. Bu destek, sosyal yardım değil, sosyal güvenlik sisteminin bir parçası olarak tasarlanır.
Asgari emekli geliri, açlık ya da yoksulluk sınırı gibi soyut ölçütlere değil, temel yaşam giderlerine dayandırılmalıdır. Böyle bir güvence, emeklilerin sürekli ek iş arama kaygısını ortadan kaldırır ve geleceğe dair belirsizliği azaltır.
Sağlık ve Barınma Desteğinin Rolü
Emekliler için en büyük gider kalemlerinden biri sağlıktır. İlaç katkı payları, muayene ücretleri ve özel sağlık harcamaları, maaşın önemli bir bölümünü tüketir. Ek kazanç arayışını azaltmak için, emeklilere yönelik sağlık harcamalarının kapsamı genişletilmeli, katkı payları minimize edilmelidir. Sağlık güvencesi ne kadar güçlü olursa, emekli gelirinin satın alma gücü de o kadar artar.
Benzer şekilde barınma, emeklilerin bütçesini en fazla zorlayan alanlardan biridir. Özellikle kirada yaşayan emekliler için kira artışları, maaş artışlarının çok üzerinde seyretmektedir. Sosyal konut projelerinde emeklilere öncelik tanınması, kira destekleri ya da emekli dostu konut modelleri, ek gelir ihtiyacını dolaylı yoldan azaltır.
Sosyal Katılım ve Onur Meselesi
Emeklilerin ek kazanç arayışına itilmesi, yalnızca maddi değil, psikolojik sonuçlar da doğurur. Uzun yıllar çalışmış bireylerin, emeklilikte “yetinememe” duygusuyla karşı karşıya kalması, sosyal dışlanma ve değersizlik hissini besler. Oysa güçlü bir sosyal destek sistemi, emeklilerin toplumsal hayata katılımını teşvik eder; onları zorunlu çalışmaya değil, gönüllü ve sosyal faaliyetlere yönlendirir.
Bu noktada, emeklilere yönelik kültürel, sosyal ve yerel hizmetlerin yaygınlaştırılması da önemlidir. Ulaşım indirimleri, sosyal tesislere erişim ve yerel yönetim destekleri, maaş dışı refah unsurları olarak ek kazanç baskısını azaltır.
Sürdürülebilirlik ve Kaynak Tartışması
Elbette bu tür bir sistemin en sık sorulan sorusu “kaynak nereden bulunacak?” olur. Ancak emeklilerin yoksullaşmasının yarattığı sosyal maliyetler, uzun vadede kamu bütçesi üzerinde daha ağır bir yük oluşturur. Sağlık harcamalarının artması, sosyal yardımlara bağımlılığın yükselmesi ve kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşması, bu maliyetlerden sadece bazılarıdır.
Adil bir vergi sistemi, kayıt dışılıkla etkin mücadele ve sosyal güvenlik prim tabanının genişletilmesi, bu tür bir sosyal destek sisteminin finansmanında önemli rol oynayabilir. Mesele, kaynak yokluğu değil, öncelik meselesidir.
Sonuç: Emeklilik Bir Hak, Ek İş Zorunluluğu Değil
Emeklilerin ek kazanç arayışına zorlanmadığı bir sosyal destek sistemi, lüks ya da ütopya değildir. Bu, sosyal devletin asli sorumluluklarından biridir. Emeklilik, hayat boyu verilen emeğin karşılığı olarak, güvenli ve onurlu bir yaşam sunmalıdır. Maaşların yaşam maliyetleri karşısında erimediği, sağlık ve barınma kaygısının azaltıldığı, asgari gelir güvencesinin sağlandığı bir sistem, emeklileri ikinci bir çalışma hayatına mahkûm etmez.
Toplumun refah seviyesi, en kırılgan gruplarının yaşam koşullarıyla ölçülür. Emeklilerin geçinebilmek için yeniden çalışmak zorunda kaldığı bir düzende, sosyal adaletten söz etmek güçtür. Gerçek çözüm, geçici desteklerde değil; emekliliği gerçekten “emeklilik” yapan, bütüncül ve kalıcı bir sosyal destek anlayışında yatmaktadır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar