Hayata dair…

Abone Ol

Hep içimde bir yerlerde yaşanmamışlıklar var.

Bir çocuksu hevesle başlayıp yarım kalanlar…  İstekler hevesin dışına çıkıp hayat bulamıyor çoğunlukla. İki ara bir derede sıkışıp sonunda can veriyor ve arzular, istekler veda edip ayrılıyor içimden. Belli düşünceler çerçevesinde biçimlendirilmiş bir hayata mahkum kalıyoruz.

Derin çatlaklar oluyor zaman zaman hayatımızda. Ne yaptığımızı bilemediğimiz…

O çatlaklar içine düşüp kaybolabildiğimiz gibi kimi zaman da yara bere içinde karşıya geçmeyi başarırız. Yara bereyle de olsa geçmeyi başardığımızda her şey bitti sanarken aslında her şeyin yeni başladığını fark ederiz. Arafta kalmış duygularla boğuşuruz.

‘Bugünkü aklımla bir kere daha dünyaya gelsem..’ diye başlayan cümleler kurar ve ikinci hayatta ilkindeki hataların yapmayacağımızdan dem vururuz. Şimdi düşünüyorum da,  eğer yeniden hayata başlayabilseydim ikincisinde daha çok hata yapardım. Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. Üstelik ilkinde olmadığım kadar neşeli olur, çok az şeyi ciddiye alırdım. Çünkü hayat bir kapıyı açmak için bir öncekini kapatmak ya da bir öncekini kapatırken mutlaka öbür kapının açılacağına inanmakla başlıyor.

İnanmaktır hayat…

Yaşını başını almış her insanın söylediği gibi, “Devir değişti artık” diyeceğim bende…

Dümenini kırdı devir, yelkenleri fora edip götürdü kendini götürebildiği yere kadar…

Aslında fazla söze ne hacet? Devir de biziz, dümenini kıran da…

Yelkenleri fora eden de, denizin ortasında kasırgaya tutulup yolunu kaybeden de…

Eksik bir yanımız var sanki bizi rahatsız eden. Hangi gün var ki akşam olmayacak dedik, sustuk. Ne eksikliğimizi fark edebildik, ne de korkumuzdan hesap sorabildik kendimize…

Zarar görmekten korktuk bir nevi. Ya da kusursuz olduğumuza o kadar kaptırmışız ki kendimizi her yönümüzü balçıkla sıvamaya başladık.

Umut diye bir şey, bir duygu kalmadı sanki yaşamımızda. Hayal kurmayı da boş verdik.

Hayıflanarak çoğalttık sıradanlığı…

Kabullenelim, değiştik. Ya da değiştirdiler bizi…

Koyuverdik kendimizi denizin dalgalarına…

Yol kenarında gördüğümüz çiçekleri koparamaz olduk şimdi…

Güvenle elini sıkacağımız kimse, hem de hiç kimse kalmadı etrafımızda…

“Fazla mal göz çıkarmaz” dedik. “Her şeyin fazlası zarar”ın mağlubu olduk…

İstedik. Sürekli istedik…

Markete giren bir çocuğun her şeye sahip olabilme duygusundan beter istedik hem de…

Ve kazandık. Bir yanımızı farkında olmadan kaybederken…

Üçe böldük zamanı, dün, bugün, yarın diye…

Dünü unuttuk, yarına karşı telaşlıydık ve bugünü yok saydık…

Körü körüne sevip saymaya ne kadar da hasret kalmışız…

Oysa bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,

yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını doğaya dönmeli insan. Yeni yollar, yeni patikalar seçmeli kendine. Yeni insanlarla tanışmalı, ‘bir gün yaparım’ deyip ötelediği ne varsa onları yapmayı denemeli. Zamanı bir nehir, kendisinin ise o nehirde hızla giden bir salda olduğunu unutmamalı. Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri…

Sağlığını kaybedip kaçınılmaz sonla yüz yüze gelmeden önce değerli olmalı hayat…

Ne dersiniz. Sizce de öyle değil mi?