Yarım asrı devirmeye doğru giden ömrüm boyunca çok şey yaşadım, çok şeye şahit oldum ama son yıllarda karşı karşıya olduğumuz ‘ihanet sarmalı’na hayatımın hiçbir döneminde rastlamadım…
Evet kelimenin tam anlamıyla bir ihanet sarmalındayız.
Doğaya, insana, vatana ihanet eden edene…
Her şeyden önce kendimize ihanet ediyoruz. Ne değerlerimiz, ne ilkelerimiz, ne ideolojilerimiz kaldı. Şişkin egolarımızdan başka hiçbir şeyimiz yok…
Bir zamanlar kimse kimsenin ne diline, ne dinine karışırdı. Müslüman’la Süryani, Türk’le Kürt, Sünni’yle Alevi bir arada barış içinde yaşardı. Dostluk, arkadaşlık, komşuluk ilişkileri sapasağlamdı. Birbirimizin derdiyle hemdert olurduk.
İhtiyacı olanın yardımına koşmak bir görevdi…
Sonra bir şeyler oldu, binlerce genç insanımızı toprağa verdiğimiz, binlercesini zindanlarda çürüttüğümüz bir kara dönem yaşadık. Her köşe başında aynı mihrakların dağıttığı silahlarla sağcısı solcusu birbirini vurdu. Bazen de aynı silah iki tarafı da katletti. Ekonomik sıkıntılar, yokluklar baş gösterdi ardından. Sonra, çok sonra öğrendik ki bunların hepsi planlıymış. Küreselleşmenin tahakkuku için bizim de serbest piyasa ekonomisine fakat ‘onların istediği’ şekilde geçmemiz gerekiyormuş. Bütün amaç Osmanlı’daki kapitülasyonlarda olduğu gibi ekonomik olarak Türkiye'yi borçlandırarak teslim almakmış…
Kapitalizm çarkı ülkemizi hızla öğütürken, içimizden bir sürü de hain türetti. Devlet içinde devlet kuran, ipleri emperyalist güçlerin elindeki ihanet şebekesi yıllarca kanımızı emdi, ruhlarımızı sömürdü. 1984 yılında işte bu devlet içindeki devletin bildiği ama halktan saklanan bölücü örgüt kanlı bir eylemle ortaya çıktı. O günden bugüne on binlerce insanımız bu caniler tarafından katledilirken, içimizdeki destekçileri de boş durmadı. On binlerce insan yerini yurdunu terk edip büyük şehirlere göç etti. İhanet hep devam etti. Sadece terörle, anarşiyle, yani vatana ihanetle de sınırlı değil. Yukarıda dediğim gibi doğaya ihanet, insana ihanet de sıradanlaştı. Kapitalizmin istediği gibi ormanların yerini turistik tesisler, kentlerdeki bağların, bahçelerin yerini lüks beton yapılar aldı. Nefes alacak yerimiz kalmadı.
En yakın arkadaşlar menfaat uğruna satılır oldu.
Dostluk kavramı anlamını yitirdi.
Kimse kimseye güvenmez, inanmaz oldu.
Çünkü ihaneti çok kanıksadık…
O kadar yerleşti ki içimize, normal, sıradan, hayatın doğal akışı içerisinde olan bir şeymiş gibi kabullenir olduk. Dün kara dediğine bugün beyaz diyenleri artık ayıplamıyoruz bile. Eskiden bir şehit haberi geldiğinde bütün ülke olarak kan ağlardık, şimdilerde haber bültenlerinde dahi gerilere düşmüş durumda…
Sanki tüm bunlar kaderimizmiş gibi kabullendik. Oysa yaşamayı istemek yerine ölüm dahil başına gelecek her şeye razı olmak sağlıklı bir ruh hali olamaz.
Mehmet Akif Ersoy, “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!” der. Dolayısıyla yeniden ‘millet’ olmak zorundayız.
Sınırlarımız ve değerlerimiz tehdit altında. Bunu ancak ve ancak parti, cemiyet, cemaat, mezhep, meşrep ayrılıklarını ve kavgalarını bir kenara bırakarak, milli değerler etrafında samimiyetle buluşarak atlatabiliriz. Kısacası Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi yeniden millet olup ‘Milli Mücadele’ ruhuyla ayağa kalkarak geleceğimizi kendi irademizle belirleyebiliriz. Dün yaptık, bugün ve yarın da yapabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda ve kalbimizdeki sarsılmaz imanda mevcuttur.