Sultan Abdülhamid’in dışarıdan bakıldığında basit ama idare etmesi oldukça güç olan yönetim şekli, devleti uzun bir istikrar dönemine kavuşturmuş olsa da artan dış baskılardan ve iç muhalefetten dolayı Sultan Abdülhamid’in eli gittikçe zayıflıyordu. İstanbul’da Jöntürklerin Askerî Tıbbıye öğrencileri İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukûti ve Mehmed Reşid tarafından meşrûtiyet rejimini yeniden tesis etmek için II. Abdülhamid yönetimine karşı siyasi ve askeri gizli bir cemiyet olarak 2 Haziran 1889 tarihinde İttihâd-i Osmânî/İttihat ve Terakki kuruldu. Sloganları ‘adalet, eşitlik ve hürriyet’ idi. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Ziya Gökalp gibi isimlerinde yer aldığı cemiyet Rumeli’de etkisini arttırmaya başladı. Mustafa Kemal’de cemiyetin 322 numaralı üyesi idi. Suikastların artması ve isyancıların II. Abdülhamid’in bilgisi dışında Selanik’te meşrutiyetin yeniden ilan edildiğini açıklamaları, II. Abdülhamid’i meclisi tekrar açmaya zorladı ve 23 Temmuz 1908‘de II. Meşrûtiyet ilan edildi ve seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Partisi seçimi büyük bir oy oranıyla kazandı ve meclisi tamamen ele geçirdi.
İdarede yetkiyi eline alan İttihat ve Terakkî’nin faaliyetleri kısa süre içerisinde tepkilere neden oldu. Bilhassa mektepli subayların, alaylı subayları ‘mesleklerinde yetersiz’ bahanesiyle ordudan tasfiye edip kendi adamlarını yerleştirmesi, medrese talebelerinin askere alınarak dîni eğitime darbe yapılması, askerlere şapka giydirilmeye çalışılması, ulemânın rencide edildiği bazı olayların vuku bulması halk arasında hoşnutsuzluğu giderek arttırdı. Kânûn-i Esâsi’yi şeriata aykırı gören kesimden Kör Ali isminde bir şahıs, 6 Ekim 1908 günü bir grup ulemâile birlikte Yıldız Sarayı’nın önünde ‘Şeriat isteriz!’ naraları atmaya başladı. Sultan Abdülhamid’in balkona çıkıp ‘Merak etmeyiniz, istekleriniz yerine getirilecek’ cevabından cesaretlenen kalabalık eylemlerine sonraki günlerde devam etti. Bu eylem, maaşlarını alamayan askerlere de bahane oldu. Balkanlardan getirilen Avcı Taburları, Hassa Ordusu’nu çapraz ateşe tuttu, askerlerden hayatlarını kaybedenler oldu. İttihatçılara karşı başlatılan isyana Avcı Taburları da destek verdi ve Sultan Ahmet Meydanı’nda toplanan kalabalığa dahil oldular.
Bu saldırılarda en nihai hedef ise meclis ve hükümetti. Şeriat yanlısı olduğunu söyleyen darbeciler Adliye Nazırı (Bakanı) Nazım Paşa’yı İttihatçıların önemli ismi Ahmet Rıza Bey zannederek öldürdü. Olayın şoku atlatılmamışken bu kez Hüseyin Cahit zannedilen Lazkiye Mebusu Hüseyin Arslan Bey’in öldürüldüğü duyuldu. İttihat ve Terakki’ye karşı yazılar yazan Serbesti Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi Galata Köprüsü üzerinde öldürüldü. Öldürülenlerin sayısı 100 civarında ulaştı. Olaylar giderek kontrolden çıkmış, şehir teröre tamamen teslim olmuştu.15 Nisan 1909 sabahında darbe, Yıldız Sarayına sıçramış, Asar-ı Tevfik Savaş Gemisi’nin toplarını Yıldız Sarayı’na doğru çevirmesi isyancıları daha da öfkelendirmiş, gemiye baskın yapılarak geminin kaptanı Ali Kabuli, Yıldız Sarayı önüne getirilerek Sultan Abdülhamid’in engelleme teşebbüslerine rağmen linç edilerek katledilmişti. İsyancılar meclisi de tamamen ele geçirdi, yanlarına Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi’yi de alarak meclis kürsüsünden taleplerini okudular.
31 Mart Vakası ve Ordunun Darbe ile Yönetime El Koyması
Meclis’te karar alınması için istenen mebus sayısı yeterli olmamasına rağmen isyancıların zorlamasından dolayı askerlerin taleplerinin kabul edildiği hakkında Mebusan beyannamesi ilan edildi ve bu beyanname bir telgraf ile padişah Abdülhamid’e ulaştırıldı. Padişah da bu kararı onayladı ve böylece yeni kabine Ahmed Tevfik Paşa’nın liderliğinde kuruldu.
İngiliz Times gazetesi ise 31 Mart isyanını “Ordu eliyle yeni bir devrim” başlığı ile sundu. Times gazetesinin İstanbul muhabiri bu isyanın gerici bir hareket olmadığını, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı tutumlarına ve hızlı bir şekilde batılı yeniliklere geçme çabasına askerlerin tepki gösterdiğini yazdı.
31 Mart isyanı Selanik’te duyulduktan sonra birçok kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlendi ve mitingde silahlanarak İstanbul’a yürüme kararı alındı. Çeşitli milletlerden insanların katıldığı bir ordu kuruldu ve orduya Hareket Ordusu denildi. Selanik’ten gelen ordunun başında 1856-67 yılları arası Paris’te askeri eğitimi tamamlayan ve 1866-1873 yılları arası Paris’te görevli olan Hüseyin Hüsnü Paşa, yardımcısı ve ordunun kurmay başkanı ise Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) bulunuyordu. Hareket ordusunda görev alan komutanlardan bazıları şunlardı: İsmet (İnönü), Enver (Paşa), Kazım (Karabekir), Ahmed Cemal (Paşa), Ali Fethi (Okyar), Mustafa Fevzi (Çakmak), Hüseyin Rauf (Orbay), İbrahim Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy)…
Hareket Ordusunun başında Selanik’ten çıkarken Hüseyin Hüsnü Paşa vardı, ordu İstanbul’a ulaştığında komutayı Mahmud Şevket Paşa devraldı. İlk öncü birlik 16 Nisan’da Çatalca’ya geldi. Bu durum sebebiyle Osmanlı hükümeti telaşlandı. Durum Meclis’te görüşüldü. Bazı mebuslar askere nasihat etmek için Çatalca’ya gönderildi.Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın yazısı 24 Nisan 1909’da el-İslam gazetesinde yayımlandı. Yazıda 31 Mart hadisesi istibdad ile ilişkilendirilerek eleştirildi ve Hareket Ordusu desteklendi.
Mahmud Şevket Paşa kayda alınan konuşmasında (23-24 Nisan 1909) halka şöyle seslendi:
‘Kardaşlar!
Yüzbinlerce şühedanın/şehitlerin kanı bahasına kazanılan meşrutiyetimizi mahvedip yerine yeni istibdadı ikâme etmek üzere İstanbul’da, o köhne Bizans’ın Yıldız burcunda ikâmet eden baykuş, insan kanı emmekten, öksüz yetimlere gözyaşı döktürmekten mütelezziz olan/lezzet alanharîs/aç gözlü, altı yüz senelik muhteşem, muzaffer bir milletin tarihini, ecdadının namusunu lekeleyen o insan kıyafetindeki canavar, İstanbul’da avcı taburlarını iğfal ettirmiş/kandırmış, para mukabilinde namuslarını satan o alçaklar da sâirmutî/itaatkâr askerleri cebren/zorla ve tav’an/isteyerek isyanlarda iştirak/ortak ettirmişler. Orada ne kadar hamiyetli/gayretli kardaşlar, ne kadar genç mektepli zâbitler varsa cümlesi birer suret-i feciyyede/kötü şekildeşehid ediliyorlar.
İşte bu şühedanın içinde Âsâr-ı Tevfik Zırhlısı Kapudanı/Kaptanı Ali Kabûli Bey de var. İstanbul’un erbâb-ı nâmusu/namuslu insanşarı pencerelerden bile bakmaya cesaret edemiyorlar. Makarr-ı hilâfet/hilâfet merkezi/İstanbul kan ağlıyor. Pâyitaht bizden, ordudan, imdat bekliyor. Vatan gidiyor, millet mahvoluyor. Ne duruyoruz? Biz de cesaret, biz de hamiyet yok mu? İşte ben, tekmil/bütün servetimi ordunun masârif-i iftihâriyyesine/onuru için gereken her şeyi, hayatımı, hayatımı da vatana feda ediyorum.
Hürriyetin istihsali/elde edilmesi için benimle beraber İstanbul’a gidecek içimizde çok kahraman var.
(Bir asker sesi) ‘‘Paşa, kumandan hepimiz gideceğiz. Cümlemiz sana cîran/komşu olacağız. Kanımızın son damlasını vatanın, Meşrutiyet’in istihsali için dökmekten, bu uğurda güle güle can vermekten ictinâb eden/kaşınan içimizde bir kişi yoktur. Hepimiz hazır, emrinize muntazırız/emrinizi bekliyoruz.’’
Öyle ise, ordu marşı çalarak eyyy!’(Devam edecek)