İNSAN !..

Abone Ol

Yiyen-içen, yürüyen, sevinen, icat eden, seven, aşık olan, savaş çıkaran, öldüren, fesatlık eden, kıskanan, hüzünlenen, ikilemler yaşayan, zaferler kazanan, zayıf, güçlü, riyakar, dürüst…

Ve daha buna benzer birçok sıfatla tanımlayabildiğimiz varlık…

Hepsi de, herkes için geçerli aslında. Sadece ölçüler farklı. Sayılan tüm sıfatlar her insanda farklı ölçülerde kendini gösteriyor. 

Modern yaşam ve popüler kültürün geleneksel yaklaşımlarla harmanlandığı günümüz dünyasında türlü türlü bakış açıları geliştirilse de bir türlü mutlu olamıyor insan. Olamıyor çünkü hep bir şey eksik kalıyor; Sevgi…

 “Şeytanda, insandaki özelliklerden biri hariç hepsi vardır. Şeytanda eksik olan tek nimet aşktır. Şeytanın insanı çekememesi, aşksızlığındandır” demiş Şems-i Tebrizi…

Yaşamın özüdür sevgi. Hayatımızı idame ettirirken en çok ihtiyaç duyduğumuz, yaşamımızdaki insanların duygu dünyamızdaki yerini tarif ederken, beğenilerimizi dile getirirken hep zikrederiz, dilimizden düşürmeyiz fakat durup “Sevgi nedir?” diye sorsak kendimize, çoğumuzun zihin akışı kesintiye uğrar. Doğru tanımlamayı yapmakta zorlanırız. Nedir gerçek sevgi?

Sevdiklerimizi nasıl severiz?

Kendimiz için mi severiz. Yani bencil miyiz bu noktada?

Sevilmeye mi çalışırız türlü oyunlarla.

Yoksa sevgide de bir nevi ikiyüzlü müyüzdür?..

İlk kez Romalı düşünür Cicero tarafından bir felsefe olarak tanımlanan ve günümüzde bilhassa dünyaya ‘sol’ cepheden bakanların dillerine pelesenk ettiği ‘hümanizm’ diye telaffuz edilen sevgi, İslam kültüründe de Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre gibi gönül ehillerince dile getirilmiştir. Yunus’un, “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım / Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz” dizelerinde vücut bulan sevgi, Mevlana’nın, “Nefis ve beden, tamah ve bencillikten ibarettir. Bunlar ise alçaklık ve küçüklükten başka bir şey değildir. Bunların, aç gözlülük ve bencillik illetlerinin, en güçlü ilacı sevgidir” deyişiyle mana kazanmıştır.

Bizden farklı düşünenlere öfkeleniriz çoğu zaman. Yaradan’ın içimize yerleştirdiği, ruhumuza üflediği sevgiye ihanet edercesine, nefsimizin kapısını kötülüklere açarız. İçimizdeki kini, nefreti boşalttığımızda düzelttiğimizi sanırız her şeyi. Bundan sonra soluklanacağımız ilk durağın ektiğimiz kötülük tohumlarından filizlenen kötülük ağacının gölgesi olacağını bilmeden…

Tıpkı şu günlerde kendi istedikleri olsun diye söylemleriyle toplumu gerdikçe geren siyasiler gibi…

Günlerdir dehşetle tanık oluyoruz; 16 Nisan’da yapılacak referandum nedeniyle yürütülen ‘Evet-Hayır’ kampanyalarını, siyasilerin sergiledikleri tavır ve söylemleri…

Ektikleri kin ve nefret tohumlarını öfkeleriyle sulayarak büyüttükleri halde referandum sonrası ‘birlik-beraberlik’ten söz etmeleri bir ironi değil de nedir?

Kin ve nefretle ekilmiş, öfkeyle büyümüş bir fidandan birlik, beraberlik, barış, sevgi ve dostluk meyvesi beklenebilir mi?

Yazık. Gerçekten çok yazık…