KADIN HAKLARI

Abone Ol

Hep “kadın haklarından ya da insan haklarından” söz edilir.

Bu konuda bir talep gündeme geldiğinde referans olarak kadın hakları ya da insan hakları gösterilir.

Oysa ben bu ikisinin ortak bileşkesinden yola çıkarak “KADININ İNSAN HAKLARI” demeyi daha doğru buluyorum.

“Peki, neden kadın hakları veya insan hakları değil de kadının insan hakları?” diyorsun diye sorabilirsiniz

Aslında bu sıkça sorulan bir soru.

“Kadın hakları” yerine “kadının insan hakları” terimini kullanırken vurgulamak istediğim çok önemli bir nokta var.

Ben kadın haklarının insan hakları bütününden ayrı tutulmasına karşıyım.

Zira kadınların talep ettiği pek çok hak aslında kadınlara özgü ayrıcalıklı haklar değil; erkek-kadın, yaşlı-çocuk, her insanın doğuştan sahip olması gereken haklardır.

Bu yüzden söz konusu hakların sanki sadece kadınları ilgilendiren marjinal haklar olduğu izlenimini veren “kadın hakları” terimi yerine “kadının insan hakları” demeyi tercih ediyorum.

KADINLAR VE İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

Gelin bir de İnsan Hakları Bildirgesine bakalım, kadına bu bildirge nasıl bakmış…

1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hep kamu alanında yaşanan ihlallerden söz ediyor. Örneğin, politik alanda, basında, sanat alanında ifade özgürlüğü; cezaevindeki işkenceye, kötü muameleye karşı bedensel bütünlük hakkı, politik örgütlenme hakkı, vb.
Oysa kadınların yaşadıkları hak ihlalleri ilk önce ailede yani özel alanda başlıyor.

Okula gönderilmeyen kız çocuğu iş güç sahibi olamıyor, politikaya atılamıyor, kısaca hayatin diğer alanlarından var olamıyor.

Bunun sonucunda kadın, ev kadınlığı rolünü benimseyip zamanının büyük çoğunluğunu ev içinde geçiriyor.

Namus cinayetine kurban gitmekten korkan genç kız ya da kadınlar çarşıya dahi çıkmaya çekiniyor.
O zaman aile içinde kadınlara karşı başlayan baskılardan dolayı kadınlar kamu alanında var olamıyorlar.

Bu anlamda bana göre, 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kadına bakış açısını hiç hesaba katmadan yazılmıştır.

Çünkü Bildirge, insan hakları ihlalleri ile ilgili tüm ilhamını ve örneklerini kamu alanından almıştır – ve bu hali ile de kadınları dışlamıştır.

Örneğin; Bildirge, siyasi bir tutuklunun işkenceye tabi olmasını bir insan hakkı ihlali olarak tanımlarken, kadınların binlerce yıldır uğradıkları aile içi şiddeti insan hakları ihlali olarak görmüyor.

Nitekim töre cinayetleri diye adlandırdığımız, genç kız ya da kadının – aile namusunu ihlal ettiği gerekçesi ile – öldürülmesi insan hakkı ihlali kapsamında değil.

Bu sıradan bir cinayet olarak kabul ediliyor.

Kadınların içinde bulundukları fiili eşitsizlik, bir yandan haklarının verilmemesi, diğer yandan da temel ihtiyaçlarının hak olarak kabul edilmemesi nedeniyle beslenerek sürüyor.

Bu günlerde ülkemizde yaşanmaya devam eden kadınlara özgü insan hakları ihlalleri listesini değişik alanlarda çeşitlendirerek uzatmak mümkün.

Aile içi şiddet, namus cinayetleri, bekâret kontrolü uygulamalarından dolayı meydana gelen vakaları, ailede işyerinde, sokakta yaşanan şiddet olayları ve tacizleri… Kısacası listeyi yüzlerce örnekle uzatmak mümkün…

KADINLAR VE DEMOKRATİKLEŞME

Kısacası gerek kadınların özel alanlarında ve gerekse kadın-erkek eşitliği anlamında talep edilen demokrasi, genel olarak insan hakları ve demokratikleşme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Böyle bakıldığında, demokratikleşme ile kadının insan hakları arasında çift yönlü bir ilişki olduğu görülecektir.

Birincisi, hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı demokratik bir toplum düzeninin kurulamadığı, şiddetin egemen olduğu, militarizmin artarken sivil toplumun kısıtlandığı bir ortamda;

Kadının insan hakları ihlallerinin kaynağı olan erkek egemen toplum yapısı giderek güçlenmeye devam edecektir.

“İkincisi ise, kadınla ilgili pozitif ayrımcılığı esas alan yasalar ve uygulamalar geliştikçe kamu alanına eşit yurttaşlar olarak çıkacak olan ve nüfusun hiç de azımsanamayacak yarısını teşkil eden kadınlar, demokratik ve barışçıl bir toplum düzeninin kurulması sürecine önemli bir katkıda bulunacaktır.”