KAZANÇ İLE EMEK ARASINDAKİ BAĞ

Abone Ol

Modern ekonomilerin en temel varsayımlarından biri, kazancın emekle kurduğu doğrudan bağdır. İnsan çalışır, üretir ve karşılığında gelir elde eder. Bu basit denklem, yalnızca bireysel geçim düzenini değil, aynı zamanda toplumsal adalet duygusunu da ayakta tutar. Ancak son yıllarda bu bağın giderek zayıfladığı, hatta bazı alanlarda neredeyse koptuğu yönünde güçlü bir algı oluşmuş durumda. Emek ile kazanç arasındaki ilişkinin bozulması, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal dengeleri, çalışma ahlakını ve gelecek beklentilerini de derinden etkileyen yapısal bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
Geçmişte emek, üretimin merkezindeydi. Tarım toplumunda toprakla kurulan ilişki, sanayi toplumunda makine başındaki işçilik, hizmet ekonomisinde ise bilgi ve beceriye dayalı çalışma, emeğin karşılığının daha görünür olduğu dönemler yarattı. İnsan ne kadar çok çalışırsa ne kadar nitelikli üretirse, o ölçüde kazanç elde edebileceğine inanıyordu. Bu inanç, kuşaklar boyunca çalışmayı yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir değer haline getirdi. “Alın teri” kavramı, ekonomik olduğu kadar ahlaki bir karşılık da taşıyordu.
Bugün ise tablo giderek değişiyor. Finansal kazançların, spekülatif gelirlerin ve emek dışı getirilerin hızla artması, çalışarak elde edilen gelirin görece değerini düşürüyor. Özellikle ücretli çalışanlar açısından bakıldığında, harcanan emek ile elde edilen kazanç arasındaki orantısızlık daha görünür hale geliyor. Aynı süre boyunca çalışan, aynı çabayı gösteren bireyler, farklı sektörlerde ya da farklı sermaye yapılarına sahip şirketlerde çok farklı gelir düzeylerine ulaşabiliyor. Bu durum, emeğin kendisinden ziyade, emeğin konumlandığı yapının belirleyici olduğu bir ekonomik düzene işaret ediyor.
Kazanç ile emek arasındaki bağın zayıflaması, çalışma motivasyonu üzerinde de ciddi etkiler yaratıyor. İnsanlar artık yalnızca “çok çalışmanın” yeterli olmadığını, doğru yerde, doğru zamanda, doğru araçlara sahip olmanın daha önemli hale geldiğini düşünüyor. Bu algı, özellikle genç kuşaklarda belirginleşiyor. Uzun eğitim süreçleri, yüksek beklentiler ve sınırlı gelir artışı, emeğin karşılığının alınamadığı hissini güçlendiriyor. Sonuçta, çalışmanın kendisi değil, çalışmadan kaçınma ya da alternatif kazanç yolları arama eğilimi öne çıkabiliyor.
Bu noktada sorun yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Ekonomik yapı, emeği nasıl ödüllendirdiğiyle doğrudan ilişkilidir. Ücretlerin enflasyon karşısında erimesi, verimlilik artışının gelirlere yansımaması ve gelir dağılımındaki bozulma, emeğin değerini sistematik olarak aşındırıyor. Çalışanlar daha fazla üretirken, ortaya çıkan katma değerin önemli bir kısmı sermaye gelirlerine yöneliyorsa, emek ile kazanç arasındaki bağ kaçınılmaz olarak kopuyor. Bu kopuş, uzun vadede sosyal huzursuzluğu ve adalet duygusundaki erozyonu derinleştiriyor.
Öte yandan, emeğin niteliği de bu tartışmanın önemli bir parçası. Dijitalleşme ve otomasyon, bazı emek türlerini değersizleştirirken, belirli becerilere sahip emeği daha kıymetli hale getiriyor. Ancak bu dönüşüm, her zaman adil bir geçiş süreciyle gerçekleşmiyor. Nitelik kazanma imkânı sınırlı olan kesimler, düşük gelirli işlere sıkışırken; yüksek kazanç, dar bir beceri grubunun tekelinde toplanabiliyor. Böylece emek vardır ama kazanç yoktur; kazanç vardır ama emek görünmez hale gelmiştir.
Kazanç ile emek arasındaki bağın zayıflaması, toplumsal sözleşmeyi de sorgulatıyor. İnsanlar çalıştıkları halde hayat standartlarını yükseltemiyorsa, geleceğe dair umutlarını yitiriyorsa, sistemin adil olmadığı kanaati güçleniyor. Bu algı, kayıt dışı ekonomiden göç eğilimlerine, sosyal dayanışmanın zayıflamasından siyasal tepkilere kadar geniş bir etki alanı yaratıyor. Emeğin karşılığını alamadığı bir düzen, sürdürülebilir olmaktan uzaklaşıyor.
Çözüm, emeği yeniden merkeze alan bir ekonomik anlayıştan geçiyor. Verimlilik artışının adil paylaşılması, ücret politikalarının yaşam maliyetleriyle uyumlu hale getirilmesi ve nitelikli emeğin erişilebilir kılınması, bu bağın yeniden güçlenmesi için temel adımlar arasında yer alıyor. Aynı zamanda emek dışı kazançların vergilendirilmesi ve kayıt altına alınması, çalışarak elde edilen gelirin göreli değerini artırabilir. Aksi halde, kazanç ile emek arasındaki mesafe açıldıkça, çalışmanın toplumsal anlamı da aşınmaya devam edecektir.
Sonuç olarak, kazanç ile emek arasındaki bağ yalnızca ekonomik bir denklem değil, toplumun adalet duygusunu ayakta tutan görünmez bir sözleşmedir. Bu sözleşme zedelendiğinde, yalnızca gelir dağılımı değil, ortak gelecek inancı da zarar görür. Emeğin karşılığını bulduğu bir düzen hem bireylerin hem de toplumun uzun vadeli refahı için vazgeçilmezdir. Bu bağın yeniden güçlendirilmesi ise bugünün en kritik ekonomik ve sosyal sınavlarından biri olarak önümüzde durmaktadır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com