MODERN İNSANIN MANEVİ BOŞLUĞU

Abone Ol

İnsan madde ve mana gerçeğinin birleşiminden oluşan canlılardan birisidir.

Yani bir görünen varlığımız var, bir de görünmeyen varlığımız mevcut.

Birisi fiziki yani bu dünyanın görünen hammaddelerinin bileşkesi, diğerimiz metafiziksel ve soyut bir yapı.

İşte insan maddenin yani dünyanın görünen ziynetlerinin yoğun olarak ortaya döküldüğü bir zaman diliminde yaşıyor bu yüz yılda.

Dünyaya geliş amacını öğrenmek ve farkına varmak bir yana sadece dünyalık oyuncaklara kavuşmayı kendisine yegâne hedef olarak belirlemiş durumdadır.

İnsanın soyut tarafının etkisi ve desteği onun varlığının en büyük kaynağı olmasına rağmen dünyanın sonsuzluk yurdu gibi algı yanılmalarına kanmayı istemesi de ayrı bir sendrom.

Sanayi devriminden sonra insanoğlu dünyalık eşyaların üretim ve satış sistemine dahil olduktan sonra dünyalık oyuncakları çoğalmaya başladı.

Doymak, giyinmek ve barınmak gibi acil ihtiyaçlarının üstünde amaçlar belirledi ve zaman içerisinde birçoğuna kavuştu da. Yani madde manadan üstün olmaya başladı. İnsanoğlu elde ettiği maddiyattan haz duymaya başladı.

Haz duygusu kısa süreli heyecanların ürünüdür. Yani her haz duygusunun ardından insan onu tekrar yaşamak ister. Bu sebepten dolayı başka maddi kazanımlar elde etmenin yoluna düştü insanoğlu. Kazandı da. Her kazançta daha fazla maneviyattan uzaklaştı.

Maneviyat dediğim şey sadece din değildir. Dinsiz toplumların da maneviyatları vardır. Doğuştan insan olmalarının gereği olarak, utanma, adalet, vicdan, merhamet, acıma gibi duygulara sahiptirler.

İşte insanoğlu kendi içerisindeki savaşta ezici üstünlükte nefsinin galibiyetini ilan etti ve de ona teslim oldu.

Önce batı toplumları kendi dinlerinden ve kültürlerinden kopmaya başladı. Dünyalık sahibi olmanın maneviyata üstünlük sağladığı teziyle yaşamaya başladılar.

Bencilleşme hastalığı yayılmaya başladı. Kimsenin kimseye ihtiyacı yok anlayışı yayılmaya başladı.

Bu anlayış devlet yönetimlerine de yerleşti. Kanun koyucular Sosyal Devlet denen bir yapı oluşturdular. Bu yapıda insan insana muhtaç değildi. Her ihtiyacını devlet karşılamak durumundaydı.

Öyle de oldu. Kimse kimseye iyilik ve yardım yapmayacaktı. Komşuluk, dostluk, arkadaşlık gibi sıfatlar sadece yüzeysel olacaktı.

Batının geldiği nokta bu. Zengin ama yalnız. Varlıklı ama yalnız. Her yerde kiliseler var ama artık boş. Huzur ve mutluluk kelimelerinin içini boşaltarak başka bir duygu ürettiler. Tatsız ve tuşsuz bir sosyal toplum çıktı ortaya.

Bu durum sadece batı toplumlarında kalmadı. Yüzyılların batı rüyası doğu, uzak doğu, Afrika ve Arap yarımadasını da sardı. Hatta Güney Amerika kıtasını da Amerikan hayranlığı sardı.

En değerli özelliklerini araştırmadan, incelemeden ve düşünmeden bu batılı değerlerle değişim için uğraşır oldular. Bütün mesele batının ulaştığı dünyalık hazlara sahip olabilmekti.

Burada şunu söylemeliyim. Batı elbette bazı konularda çok başarılı işler yaptı ama bu işlerin karşılığında maneviyatını yok etmemeliydi. Ruhsuzlaşmamalıydı. Bencilleşmemeliydi. Sistemi vicdan ve ahlak temelinden koparmamalıydı ki yaptıkları altın değerinde bir devrim olsun.

Aynı sosyal kimlik bütün dünyaya bir hastalık gibi yayılmaya başladı.

Ölçüsü ne mi?

Maddi imkanlarımız geliştikten sonraki hayatımızla önceki hayatımızı bir karşılaştıralım. Hem bireysel hem toplumsal hem de ülke olarak.

Nelerden vazgeçtik? Neleri yanlış anladık? Allah’ın dediklerine de bir bakalım isterseniz.

- "Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Âl-i İmrân: 185).

-"Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah'ın katındadır." (Tegâbün: 15).

-"Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar." (Hûd: 15).

-"Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru." (Bakara: 201).

Cevaplarda her şey aşikâr olacaktır.

Kolay gelsin değerli okurlarım.