Resmi makamların ‘suç örgütü lideri/mafya lideri’ olarak tanımladığı, halen Kırmızı Bülten’le aranan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde olduğu bilinen Sedat Peker, toplumun en çok güven duyduğu isim…
Evet yanlış okumadınız. Peker, geçtiğimiz günlerde yapılan bir araştırmada, ülkedeki ‘en güvenilir insan’ çıktı…
İkinci sıradaki isim de kurduğu AHBAP (Anadolu Halk ve Barış Platformu) adlı sivil toplum kuruluşu ile yardıma muhtaç insanların yardımına koşan ve gönüllerde taht kuran ünlü sanatçı Haluk Levent…
Şu sıralar hangi sosyal medya mecrasına dalsanız karşınıza bu iki koca yüreğin dokunduğu insanlar çıkıyor. Zorda kalan, darda kalan, ‘imdat’ diye haykıran kim varsa sosyal medyadan seslenmiş ve kısa sürede de karşılığını almış. Bilhassa Sedat Peker’le ilgili yardım talebi ve yapılan yardımlara ilişkin videoların ardı arkası kesilmiyor. Genç, yaşlı, kadın, erkek, ‘çaresizlik’ yaşayan herkes ‘yardım et Sedat abi’ diye haykırdığı videosunu sosyal medyaya yüklüyor, çok kısa bir süre içerisinde sorunu çözülüyor ve bu kez teşekkür videolarını yayınlıyor.
Dolayısıyla, yaptığı yardımlar ve sosyal faaliyetlerle geniş kitlelere ulaşmayı başarmış olan Sedat Peker’in ‘en güvenilir insan’ olarak öne çıkması, bireysel bir popülerlik meselesinden çok, toplumun devlete, kurumlara ve mevcut düzene yönelik algısının yansıması olarak değerlendirilebilir. Zira toplumlarda güven duygusu zayıfladığında insanlar kurumsal yapılardan ziyade ‘güçlü bireylere’ yönelme eğilimi gösterir. Sosyolojide bu durum, ‘otorite boşluğunun karizmatik figürler tarafından doldurulması’ şeklinde tanımlanıyor.
Daha önceki bir yazımızda, ‘Hukukun olmadığı yerde gayri hukuk devreye girer’ demiştik. Bu da ona benziyor. Eğer bireyler adalet sistemine, ekonomik düzene veya siyasi kurumlara olan inançlarını yitirirse, güven duygusunu farklı kanallarda aramaya başlıyor ki, bugün olan da budur.
Öte yandan meseleye yalnızca sistemsel bir güven krizi üzerinden bakmak, toplumun bazı figürlere yönelik ilgisini tam olarak açıklamak için yeterli olmayabilir. Çünkü toplumun bir kesimi açısından bu ilgi, doğrudan ortaya konan davranışlarla da ilişkilendiriliyor. Özellikle ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımlar, zor durumdaki insanlara destek olunması ve toplumun alt kesimleriyle kurulan doğrudan iletişim, bazı vatandaşlar tarafından ‘sahici’ ve ‘somut’ bir dayanışma örneği olarak görülüyor. Bürokratik süreçlerin yavaşlığına karşı hızlı ve görünür biçimde ortaya çıkan destekler, toplumun belli kesimlerinde güçlü bir karşılık bulabiliyor. Çünkü bu, destekleyenler için yalnızca bir güç figürüne duyulan hayranlık değil, kendilerini yalnız hissettikleri anlarda yanlarında olduğunu düşündükleri birine duyulan minnet duygusu aynı zamanda. Toplumda karşılık bulan bir diğer unsur da ‘ulaşılabilirlik’ ve ‘halktan biri’ imajı. Örneğin darda kalan vatandaş, elit ve mesafeli görülen kurumsal aktörlere ulaşmak yerine sosyal medyada bir ‘yardım’ videosu yayınlıyor ve çok kısa sürede bu ‘imdat’ çağrısına yanıt alabiliyor.
Türk toplumunda tarihsel olarak güçlü lider figürüne duyulan ilginin önemli bir yeri olduğunu da göz ardı etmemek lazım elbette. Gücü temsil eden, koruyucu olduğu düşünülen ve otorite sergileyen figürler, özellikle belirsizlik dönemlerinde daha fazla destek görebiliyor. Bu bağlamda bazı kesimler açısından yapılan yardımlar, güçlü söylemler ve toplumsal meselelere dair açıklamalar; cesaret, sahiplenme ve sorumluluk alma göstergesi olarak yorumlanıyor. Bu algı, özellikle ekonomik ve sosyal sıkıntıların yoğun olduğu dönemlerde daha da güçleniyor. Haliyle ortaya çıkan tablo, tek boyutlu bir değerlendirmeyle açıklanamayacak kadar karmaşık. Bir kesim bu durumu kurumsal zafiyetlerin sonucu olarak görürken, başka bir kesim yardım faaliyetlerini ve toplumsal destek söylemini olumlu bir liderlik örneği olarak değerlendiriyor.
Sonuç olarak mesele yalnızca bir kişinin popülerliği değil; toplumun kurumsal yapılara duyduğu güvenin seviyesi, sosyal adalet algısı ve güçlü figürlere duyulan ihtiyaçtır. Bir figürün ‘en güvenilir’ olarak görülmesi, toplumun kendisiyle yüzleşmesi gereken şu soruları gündeme getiriyor;
İnsanlar neden güven arayışını sistem içinde değil, sistem dışında aramaktadır?
Güven duygusunu belirleyen şey kurumlar mı, yoksa bireylerin hayatlarına doğrudan dokunan somut davranışlar mı?
Belki de bu soruların yanıtı, yalnızca bir ankette değil, toplumun derinlerinde biriken beklentilerde, hayal kırıklıklarında ve değişen değer yargılarında saklıdır, ne dersiniz ?