Varoluşun Kıyısında: Anlam Arayan Zihin

Abone Ol

Belirli bir olgunluğa erişen insanın “hayatın anlamı” üzerine düşünmeye başlaması, insanoğlunu diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Felsefe kitaplarından günlük sohbetlerimize kadar uzanan bu kadim soru üzerine bilim insanları da uzun yıllardır kafa yoruyor. İlginç bir şekilde araştırmalar, beklentilerimizin aksine hayatın anlamının sanıldığı gibi büyük keşiflerde veya epik anlarda değil, çok daha sıradan ve gündelik deneyimlerde saklı olduğunu gösteriyor. Her sabah aynı fincanla içilen bir kahve, akşamları okunan bir kitap, işe giderken atılan adımlar gibi rutinler hayatımıza bir düzen ve süreklilik hissi katıyor. Araştırmacılar, insanların rutinlerine bağlı kaldıkları anlarda, hayatlarını daha anlamlı hissetme eğiliminde olduğunu ifade ediyor.

Yine ilginç bir şekilde, araştırmalar, hayatın anlamını aktif ve ısrarlı bir şekilde aramanın, hiç beklemediğimiz sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Sürekli “Hayatımın anlamı ne?” sorusuna cevap bulmaya çalışmak, kaygıları artırarak kişiyi mutsuzluğa sürükleyebiliyor. Çalışmalar, anlamı arayıp da bulamayanların, bu soruyu hiç sormamış olanlara kıyasla psikolojik olarak daha fazla zorlanabildiğini ortaya koyuyor. Bu durum, aradığımız anlamının, peşinden koşmaya çalıştığımız uzak bir hedefte değil, değer verdiğimiz şeylere odaklanarak yaşadığımız hayatın merkezinde mevcut olabileceğini gösteriyor.

Peki beynimiz, bu soyut ‘anlam’ kavramını nasıl somutlaştırıyor? Burada devreye metaforlar giriyor. Örneğin, “Hayat bir yolculuktur” dediğimizde, bu söylem bir aforizmanın ötesinde, zihnimizin karmaşık bir deneyimi anlamlandırma biçimini ortaya koyuyor. Bu gibi metaforlar sayesinde hedeflerimiz bir varış noktasına, zorluklarımız yoldaki engellere, seçimlerimiz ise izlediğimiz yollara dönüşüyor. Nitekim araştırmalar, hayatı bir yolculuk olarak görenlerin yaşamlarından daha memnun olduğunu ortaya koyuyor.

Yine araştırmalar, modern çağın popüler söylemlerinden biri olan “anı yaşa” önerisinin ise yaşam memnuniyeti açısından yeterli olmadığını gösteriyor. Araştırmalara göre, en derin anlam duygusu, geçmişi düşünürken veya geleceği hayal ederken yaşanabiliyor. Geçmişteki bir anıyı zihnimizde canlandırmak ya da geleceğe dair bir plan kurmak, bize kim olduğumuzu ve nereye gittiğimizi hatırlatan bir bütünlük hissi veriyor. O yüzden de, anlamın sadece şu anın içinde saklı olmadığı, geçmişle gelecek arasında kurduğumuz zihinsel köprülerde şekillendiği ifade ediliyor.

Mevcut araştırmaların ışığında, psikologlar, anlamlı bir yaşam hissinin esasen üç temel dayanağının ‘tutarlılık’, ‘amaç’ ve ‘değer’ olduğunu ifade ediyorlar. Tutarlılık, hayatımızın parçalarının bir hikâye gibi mantıklı gelmesi; amaç, geleceğe yönelik hedeflerimizin olması, değer ise varlığımızın bir fark yarattığını, bir boşluğu doldurduğunu hissetmek olarak açıklanıyor. Bu üç unsur bir araya geldiğinde insanların hayatlarını daha anlamlı buldukları ifade ediliyor.

Anlam arayışını genellikle içe dönük, yalnız bir yolculuk olarak düşünürüz. Oysa bilim, anlamın en çok ilişkilerde ve sosyal bağlarda yeşerdiğini söylüyor. Güçlü dostlukları olan, bir topluluğa ait hisseden, sevildiğini ve önemsendiğini bilen insanlar, hayatlarını daha anlamlı buluyor. Yani anlamın, sadece ‘ben’ ile ilgili olmayıp, ‘biz’i de içinde alınca filizlenebildiği de bir başka bulgu olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan anlam kavramını, yalnız başına inşa edilen bir iç kale değil, birlikte örülen bir ağa benzetebilmek mümkün.

Özetle, akademik araştırmalar ‘hayatın anlamı’nın arayarak bulunacak gizemli bir sırdan öte, her gün deneyimlediğimiz küçük parçalardan oluşan bir mozaiğe benzediğini gösteriyor. Günlük ritüellerimiz, sevdiklerimizle paylaştığımız anlar ve geçmişle gelecek arasında kurduğumuz köprüler sayesinde yaşanan deneyimler bu mozaiğin parçalarını oluşturuyor.

Tüm bu saydıklarımız göz önüne alındığında, belki de sormamız gereken soru, “Hayatın anlamı ne?” değil, “Bugün hayatıma neler anlam kattı?” olmalı. Çünkü anlam, keşfedilmeyi bekleyen uzak bir hazineden çok, her gün dokuduğumuz bir örgüden başka bir şey değil...