Yanıt Çağında Düşünmek: Yapay Zekâ ile Bilgiye Erişimin Bedeli

Abone Ol

Bir önceki yazımızda da değinmeye çalıştığımız üzere, henüz üç yıl gibi kısa bir sürede hayatımızın bir parçası olmayı başaran ChatGPT vb. üretken yapay zekâ uygulamaları, bilgiye erişim alışkanlıklarımızda köklü bir dönüşüm yarattı. Uzun yıllar boyunca bilgi aramak için başvurduğumuz Google gibi arama motorları ile bağlantıları taramak, farklı kaynakları karşılaştırmak ve bilgiyi zihnimizde sentezlemek yerine, artık yapay zekâ uygulamalarından gelecek hazır bir yanıta ulaşmayı daha pratik buluyoruz. Bu değişim ilk bakışta yalnızca teknolojik bir ilerleme gibi görünse de aslında düşünme biçimimizi ve bilgiyle kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor.

Yapay zekânın bu denli hızlı benimsenmesinin temel nedenlerinden biri, bilgiye ulaşırken harcadığımız zihinsel çabayı ciddi ölçüde azaltması. ‘Bilişsel yük’ olarak ifade edilen bu durum, kullanıcılar için önemli bir konfor alanı yaratıyor. Onlarca bağlantı arasında gezinmek, çelişkili bilgileri ayıklamak ve anlamlı bir sonuca varmak yerine, yapay zekânın sunduğu özetlenmiş ve akıcı bir yanıtla yetinmek kullanıcılara daha cazip geliyor. Bu yaklaşım insanlara zaman kazandırıyor, zihinsel yorgunluğu azaltıyor ve gündelik hayatın hızına uyum sağlıyor. Ancak tam da bu noktada kritik bir soru ortaya çıkıyor:

“Bilgiye daha az çaba harcayarak ulaşmak, bizi gerçekten daha bilinçli kılıyor mu; yoksa bizi mutlu eden şey yalnızca erişim hızının sağladığı tatmin mi?”

Bu sorunun yanıtı, yapay zekânın kimler tarafından ve nasıl kullanıldığına bakıldığında daha da karmaşık bir hal alıyor. OpenAI CEO’su Sam Altman, farklı kuşakların aynı teknolojiyi bambaşka şekillerde benimsediğine dikkat çekiyor. İleri yaşlardaki kullanıcılar için yapay zekâ çoğunlukla bir arama motoru alternatifi olarak konumlanırken, genç yetişkinler onu günlük kararlarında danıştıkları bir asistan gibi kullanıyor. Öğrenciler ve daha genç kuşaklar ise yapay zekâyı adeta bir ‘işletim sistemi’ haline getirmiş durumda. Gençler, bu araçları ders çalışmaktan kariyer planlamaya, hatta kişisel tercihlere kadar pek çok konuda sürekli başvurulan bir referans noktası olarak görüyor. Bu çeşitlilik, yapay zekânın etkisinin tek boyutlu olmadığını gösterse de ortak bir davranış öne çıkıyor:

“Sunulan yanıtın doğruluğunu sorgulamadan kabul etme eğilimi”

Yapay zekâ tarafından üretilen yanıtların akıcı dili ve tutarlı yapısı, kullanıcıda güçlü bir güven hissi yaratıyor. Ancak büyük dil modelleri artık daha sık eksik, hatalı ya da tamamen uydurma bilgiler üretebiliyor. Asıl sorun ise, bu tür hataların fark edilmesinin giderek zorlaşması. Kullanıcı, aldığı yanıtı yeterince tatmin edici bulduğunda, başka kaynaklara başvurma ihtiyacı hissetmiyor. Bu durum da, dezenformasyonun ve yanıltıcı yönlendirmelerin yayılması için elverişli bir zemin oluşturuyor.

Özellikle sağlık, siyaset ve toplumsal konular gibi hassas alanlarda, yapay zekâya duyulan bu sorgusuz güvenin riskleri daha da belirginleşiyor. MIT Media Lab tarafından yapılan araştırmalar, yapay zekâya yoğun biçimde başvuran kullanıcıların eleştirel düşünme ve bilgiyi hatırlama becerilerinde zayıflama olabileceğine işaret ediyor. Araştırmalarda, yapay zekâ desteğiyle içerik üreten katılımcıların beyin etkileşimlerinin daha düşük olduğu ve ortaya çıkan metinlerin özgünlük açısından yoksun bulunduğu sonuçlarına ulaşılmış olması, yapay zekânın düşünmenin yerini aldığı durumlarda bilişsel bir erozyon riski taşıdığını gösteriyor.

Tüm bu tabloya rağmen hayatımın bir parçası haline gelen yapay zekâyı bütünüyle dışlamak ise artık mümkün görünmüyor. O yüzden de, gelinen bu noktada asıl odaklanmamız gereken husus, bu araçlardan hangi durumlarda ve nasıl yararlanmamızın bizler için daha faydalı olabileceği üzerine olmalı. Örneğin, öğrenciler için yapay zekâ, karmaşık bir konuya hızlıca giriş yapmak, fikir sahibi olmak ya da bir bir ödevin ilk taslağını oluşturmak için son derece işlevsel bir araç durumunda. Buna karşılık, herhangi bir birey açısından belirli bir bilgiyi doğrulamak, farklı görüşleri karşılaştırmak ve güncel ya da bağlamsal detaylara ulaşmak söz konusu olduğunda geleneksel arama motorları hâlâ vazgeçilmez. Bu nedenle giderek daha fazla konuşulan ‘hibrit’ yaklaşım, yani yapay zekâ ile arama motorlarını birlikte ve bilinçli biçimde kullanmak, henüz en sağlıklı yol olarak görünüyor.

Bireylerin bilgiye erişim alışkanlıklarındaki bu dönüşüm, yalnızca kişisel öğrenme ve bilgi edinme süreçlerini değil, işletmelerin ve kurumların kullanıcılarla kurduğu ilişkiyi de doğrudan etkiliyor. Yukarıda değindiğimiz üzere, insanlar bilgiye ulaşmak istediklerinde, artık sadece kendilerine arama motorları tarafından sunulan bağlantıları değil, doğrudan yanıtları görebiliyorlar. Bu durum, işletmeler açısından görünürlük, güven ve otorite kavramlarının yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor. Yapay zekânın bilgiye erişimde merkezi bir rol üstlendiği bu yeni dönemin, iş dünyasını nasıl dönüştürdüğünü ise bir sonraki yazımızda ele alalım.