Tarikatların siyasetle imtihanı (1)
Reklam
Reklam
Eşref Ural

Eşref Ural

Tarikatların siyasetle imtihanı (1)

18 Temmuz 2018 - 00:01

Tarihsel süreçte İslam referanslı tarikatların “siyaset” denilen maceraya lüzumundan fazla müdahil oldukları dönemler olur. Ve her seferinde süreç büyük ve çalkantılı sosyal olaylara yol açar, şimdilerde ülkemizde de böyle bir dönem yaşanıyor. Gülen Cemaati/Örgütü tarafından büyük ölçüde konsolide edilen Nurculuk geleneği, siyasetle fazla içli dışlı olmanın hem bedelini ödüyor, hem de ödetiyor. Ama biz evvela bu yazı dizimizde, tarihte siyasete kendisini kaptıran İslami tarikatların başına neler gelmiş, hangi sosyo-politik olaylara sebep olmuş, kısaca buna bakalım, sonra bu günlere tekrar döneceğiz.

Haşhaşilerin 100 yıllık savaşı

Herhalde İsmailiyye tarikatını hepimiz tanıyoruz, Şiiliğin en radikal yorumu olarak tanımlanıyor ve en popüler dönemini Hasan Sabbah ve Haşhaşiler ile yaşadığını biliyoruz. 11. Asrın sonlarında İran topraklarında sahneye çıktılar, bu dönemde İran’ı Selçuklu Türkleri yönetiyordu, ve 13. Asrın ortalarına kadar Ortadoğu ve İran-Selçuklu coğrafyasında resmen ve alenen terör estirdiler. 12 İmamlardan Hz. İsmail’in izinde yürümek iddiasıyla yola çıkan bu tarikat, bu dönemde tam bir siyasi örgüte dönüştü. Yüzlerce siyasi suikaste imza attılar, nihayet Hülagu Han komutasındaki Moğol Ordusu 1256 yılında kaleyi yakıp yıktı ve Hasan Sabbah’ın kurduğu ve adına Haşhaşiler de denilen bu örgüt, böylece tarihe karıştı.

Sultanlar savaştı, Kızılbaşlar imha edildi

Safevilik, özünde bir İslami tarikat olarak kurulmuştu ve bilhassa Azerbeycan ve Kuzeybatı İran’da yaygın ve saygın bir tarikat idi. Ancak, 15. Asrın ortalarından itibaren, tarikat süratle siyasi alanda etkili olmaya başladı. Karakoyunlu Sarayında başlayan bu siyasi atraksiyon, 16. Asrın başlarında bir devlete dönüştü; Safeviler!

16. asrın başlarında sahne, Osmanlı-Safevi kavgası ile açıldı. Her iki devletin başında da Türk bir Sultan oturuyordu, Sünni devletin başında Yavuz Selim, Şii-Kızılbaş devletin başında Şah İsmail. Ve bizim Anadolu Kızılbaş Türkmenleri, bu siyasi tartışmada Şah İsmail tarafını tuttular. 1514 yılında Çaldıran’da yapılan meydan savaşını Osmanlı Sultanı kazandı, Kızılbaş-Türkmen taifesi kaybetti. Ama Anadolu Kızılbaşlığı bu tercihi nedeniyle büyük acılar yaşadı, Sivas, Malatya, Adıyaman, Erzincan, Dersim bölgesinde yaşayan binlerce Alevi Türkmen, bu kavgada taraf oldukları gerekçesiyle katledildi, sürgüne gönderildi.

Bektaşilerin devletten sökülmesi

Yeni Çeri ocağı Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran ordunun adıdır ve aynı zamanda Bektaşiliğin de merkezi konumundadır. Osmanlı, kamu nizamında hep Sünni İslam inancını benimserken, Ordu yapılanmasını Bektaşi felsefesine göre tanzim etmeyi uygun buldu. Bu tercih, hiç kuşkusuz çok zekiceydi ve muhteşem bir devlet felsefesine işaret ediyordu. Ne var ki yüzyıllar içinde Ordu ve doğal olarak Bektaşilik, devlet yönetimine fazla müdahil olmaya başladı, yani politize oldu, siyasete bulaştı, ticarete bulaştı. Devlete kimin sultan olacağına, kimin vezir olacağına hep karışıyorlardı ve beğenmediklerinin de kellesini almadan kışlaya geri dönmüyorlardı. İki asırdan fazla süren bu mücadele, nihayet 1826 yılının Haziran ayında devlet lehine son buldu. Topçu birlikleri günlerce Yeniçeri kışlalarını topa tuttu! Denilir ki, o günlerde Boğaz’ın suyu hep kırmızı aktı! Bununla da kalınmadı, bütün Bektaşi tekkeleri kapatıldı, şeyhleri tutuklandı, bazıları infaz edildi, Galata bankerleri ile ekonomik ilişkisi olanların mallarına el konuldu, sürgüne gönderildiler vs. vs. Diyebilirim ki 1826 yılından itibaren bu topraklarda yeni bir çağ başladı ve Türkiye, hâlâ ve büyük ölçüde, bu sürecin içindedir. (Devam edecek).

YORUMLAR

  • 0 Yorum