İlk yazımızda, akademik bilginin ve devlet politikalarının toplumsal kalkınmaya can suyu olabilmesi için bilimin ve uygulamanın dilinin eşitlenmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Bir kavramın toplum tarafından benimsenip ortak bir değere dönüşmesi, halkın zihninde rasyonel ve samimi bir karşılık bulmasıyla mümkündür. Ancak son yıllarda gerek akademik dünyada gerekse KOSGEB gibi kamu kurumlarının destek programlarında sıkça karşımıza çıkan Batı kaynaklı “mentor” kelimesine getirilen Türkçe karşılıklar, dil bilimi ve pratik uygulama boyutunda tam bir anlamsal kopukluk yaratmaktadır. Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından adeta bir laboratuvar ortamında, masa başında türetilen “Yönder” ve “Yönderlik” kavramları; dilde işlevsel bir damar yakalayamadığı için ne dersliklerde ne de üretim sahasında karşılık bulabilmektedir.
Peki, son zamanlarda resmi yazışmalarda ve projelerde sıkça gördüğümüz bu “Yönderlik” ne demek?
Gelin, bu türetilmiş kelimenin morfolojik ve etimolojik bir sorgulamasını yapalım. Türkçenin ek sistemini ve kelime yapım mantığını incelediğimizde, “yön” isminden türetilen ve buraya eklemlenen “-der” diye üretken, işlevsel bir ekimiz yoktur. Dil bilimi kuralları çerçevesinde rasyonel bir tahlil yapıldığında bu parçanın, kelimeyi türetmek için değil, yalnızca orijinal Batı kaynaklı “men-tor” sözcüğünün ses yapısına fonetik bir benzerlik (kafiye) yakalamak amacıyla oraya iliştirildiği açıkça görülür. Yani karşımızda organik, dilden süzülmüş bir kelime değil; laboratuvar ortamında fonetik taklitçilikle monte edilmiş yapay bir morfem durmaktadır. Unutulmamalıdır ki bilim de dil de sıfırdan başlamaz; var olan tarihsel mirasın, kolektif hafızanın üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, toplumun ortak belleğinde ve dil genetiğinde kökü olmayan bu tür mekanik birleştirmeler, anlamsal bağ kurulamadığı için daha doğarken sonu yaşamaktadır.
Bu mesele yalnızca teorik bir dil tartışması değildir; kamu mevzuatındaki pratik yansımaları açısından stratejik bir öneme sahiptir. Örneğin KOSGEB bünyesindeki “YÖNDE - Yönderlik ve Değerlendirme Destek Programı”, KOBİ’lerin vizyonunu geliştirmeyi amaçlayan çok rasyonel bir modeldir. Gelgelelim, fabrikasını büyütmek isteyen bir Antalya esnafına, serasını profesyonelleştirmek isteyen bir üreticiye ya da üretime yeni atılan genç bir girişimciye “yönderlik desteği” sunulduğunu söylediğinizde, sahadaki o insanda bu sözcük hiçbir duygu ve anlamsal derinlik uyandırmamaktadır. Kelimelerin resmi dilde zorlamayla yer alması, halkın ve uygulayıcının ruhunda karşılık bulmadığı sürece kamu politikalarıyla saha arasında aşılmaz duvarlar örmektedir.
Oysa yönümüzü bu yapay türetmelerden çevirip Türk dünyasının ve kadim coğrafyamızın yaşayan asil köklerine baktığımızda, en berrak karşılık olarak “Kılavuz / Kılavuzluk” ve “Yolbaşçı” kavramları parıldamaktadır. Uygur, Özbek ve Kazak Türklerinde asırlardır yaşayan kılavuz kelimesi; önü görünmeyen zorlu bir yolda elinde fenerle önden yürüyüp arkasından gelene yol açma işlevini tam olarak karşılamaktadır. Fen bilimlerinde bir laboratuvar deneyi yürütürken, sağlıkta bir hastanın şifasını ararken ya da KOSGEB’de bir işletmeyi büyütürken yapılan iş idari bir denetleme değil, doğrudan kılavuzluktur!
Bu bağlamda, Batı terminolojisindeki “menti” kavramı yerine de yine kadim köklerimizde var olan ve kılavuzun açtığı bilimsel ya da teknik izi sadakatle takip eden “Ardaş” (arkadan gelen) kelimesi dilimizin mantığına bütünüyle uygundur. Ya da en yalın ve hepimizin ruhuna dokunan o en anlaşılır ifadeyle; ortada bir kılavuzluk varsa, bunun sahadaki asıl karşılığı bin yıldır bildiğimiz Usta ve Çırak ikilisinden başkası değildir.
Nitekim gerek yükseköğretim enstitülerimizde gerekse devletimizin destek programlarında sunulan mesajların doğru anlaşılması için yaşayan kültürel altyapımıza dönmek artık rasyonel bir zorunluluktur. Bu toprakların bin yıllık ahilik geleneğinden süzülüp gelen Usta-Çırak ilişkisi, laboratuvar tezgahından sanayi atölyesine, tarladaki üretimden dijital dönüşüme kadar yapılan “bilim ve üretim çıraklığını” en samimi, en güçlü şekilde mühürlemektedir.
Yeni kavramlar türetirken Batı kelimelerine fonetik kafiyeler aramak yerine; yaşayan Türk dünyasına ve kendi kültürel birikimimize açılmak, bilimi ve devletin desteklerini toplumuna yabancılaştıran o soğuk, yapay kelimeleri terk etmek zorundayız. Bilimin evrensel hakikatini kendi kadim dilimizin asaletinde ve rasyonel zemininde buluşturmak dileğiyle...