Antalya Haberleri

Yükseköğretimde 'Çoklu kriz' dönemi

Eğitim Sen'in 2025-2026 Yükseköğretim ara dönem raporunda, üniversitelerde KHK ihraçları ve siyasal baskı ile liyakatsizlik ve siyasi kadrolaşmanın olağanlaştığı vurgulandı.

Abone Ol

Türkiye’de yükseköğretim sistemi, uygulanan siyasi müdahaleler ve ekonomik ihmaller nedeniyle tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyor. Bilimsel özerkliğin yok sayıldığı, öğrenci yoksulluğunun eğitime erişimi engellediği ve bütçenin yetersiz kaldığı üniversiteler, birer bilim kurumu olmaktan çıkıp piyasa odaklı sertifika merkezlerine dönüşme riskiyle karşı karşıya. Yükseköğretimde yaşanan krizin en görünür yüzü, öğrenci yoksulluğu oldu. 2026 yılı itibarıyla Türkiye genelindeki 880 KYK yurdu, 4 milyonu aşkın örgün eğitim öğrencisinin yalnızca beşte birine (1 milyon 3 bin 259) yer sunabiliyor. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde öğrenciler yedek listelerde beklerken, özel yurt ve kira fiyatlarındaki fahiş artışlar barınmayı bir imtiyaz haline getirdi.

Barınma ve beslenme krizi

Öğrenciler sadece barınma değil, beslenme kriziyle de boğuşuyor. Üniversite yemekhanelerindeki fiyat artışları ve öğün kısıtlamaları, gençleri açlık sınırında yaşamaya mahkûm ediyor. 4 bin TL olarak belirlenen KYK burs ve kredileri, temel gıda masraflarını dahi karşılamaktan uzak kalırken; binlerce genç eğitimini yarıda bırakarak güvencesiz iş kollarında çalışmak zorunda kalıyor. 2026 Merkezi Yönetim Bütçesi'nde yükseköğretime ayrılan payın 651 milyar 20 milyon TL’ye çıkarılması, nominal bir artış gibi görünse de yapısal sorunları çözmekten uzak. Bütçenin yüzde 73,78’i sadece personel ve SGK giderlerine ayrılmış durumda. Bu tablo, üniversitelerin altyapı yatırımları, bilimsel araştırma projeleri ve öğrenci sosyal destekleri için geriye "yok hükmünde" bir kaynak kaldığını kanıtlıyor. Kamu kaynaklarından mahrum bırakılan üniversiteler, döner sermaye ve "uluslararası öğrenci ticareti" gibi yöntemlerle piyasalaşmaya ve sermayeye bağımlı hale getirilerek kamusal vasfını yitiriyor.

Akademik tasfiye ve liyakat

Üniversitelerin yaşadığı nitelik kaybının temelinde, akademik özerkliğe yönelik siyasi saldırılar yatıyor. 15 Temmuz sonrası KHK ihraçlarıyla yaşanan kitlesel tasfiye ve Barış Akademisyenleri’nin on yıldır süren hukuksuz "sivil ölüm" süreci, akademide korku iklimini hakim kıldı. Rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması, üniversite bileşenlerinin yönetimdeki söz hakkını elinden alırken; liyakat yerine siyasi kadrolaşmayı olağan hale getirdi.

Eğitim süresini kısaltma girişimi

YÖK’ün gündeme getirdiği lisans eğitiminin üç yıla düşürülmesi planı, eğitim çevrelerinde büyük tepki topluyor. Akademik takvimin sıkıştırılmasının pedagojik niteliği yok edeceği ve yükseköğretimi "hızlandırılmış mesleki sertifikasyon" düzeyine indireceği vurgulanıyor. Bu modelin, bilimsel derinliği ortadan kaldıracağı gibi, akademik personelin üzerindeki ders yükünü ve emek sömürüsünü de katlayacağı öngörülüyor. Üniversitelerdeki kriz sadece öğrencileri değil, akademik ve idari personeli de yoksullaştırıyor. Araştırma görevlileri 50/d statüsüyle iş güvencesinden yoksun bırakılırken, idari ve teknik personel ekonomik haklar konusunda görmezden geliniyor. Yükseköğretim emekçileri; eşit işe eşit ücret, 3600 ek gösterge ve akademik özgürlüklerin güvence altına alınması talebiyle mücadeleyi yükseltiyor. Yükseköğretim sistemi, uluslararası sıralamalardaki suni yükselişlerle makyajlanmaya çalışılsa da, saha verileri sistemin çöktüğünü gösteriyor. Uzmanlar ve sendikalar, üniversitelerin demokratik, özerk ve kamusal nitelikleriyle yeniden inşa edilmesinin, bilimsel özgürlüğün iadesinin ve öğrenci yoksulluğuna karşı kamusal finansmanın güçlendirilmesinin tarihi bir zorunluluk olduğunu belirtiyor.