Yükseköğretim yaklaşımlarının ve bilimsel birikimin toplumsal kalkınmaya tam anlamıyla yön verememesinin en temel nedeni; akademide üretilen bilginin, fildişi kulelerden çıkıp sahaya inerken yaşadığı anlamsal kopukluklardır. Yazmak şüphesiz kıymetli bir eylemdir. Ancak günümüzün hız çağında yazmaktan çok daha mühim olan husus; okunabilmek, anlaşılabilmek ve zihnimizdeki mesajları insanımızın kalbine ve aklına doğru anlamlarla aktarabilmektir.
Esasen bu köşede buluşma amacımız, kelimelerin soğukluğuna sığınmadan, toplumla el ele vererek ortak anlamlar inşa etmektir. Yükseköğretimden toplumsal kalkınmaya, insandan doğaya uzanan geniş bir yelpazede yeni bakış açıları sunmak istiyoruz. Yıllar önce bir TÜBİTAK yayınında ifade edildiği gibi: "Bir toplumun en saf isteği bilimsel bilgidir." Bir çevre politikasının, ekonomik verinin veya yeni bir yöntemin kalıcı bir toplumsal refah modeline dönüşmesi; girift ilişkilerin objektif bir akademik süzgeçten geçirilerek halkla ve yeni kuşaklarla buluşturulmasına bağlıdır. Bilim dünyasının, popülizmin tuzağına düşmeden, tamamen nesnel ama bir o kadar da insani bir duruşla toplumsal genetiği dönüştüren bir kültür inşa etmesi bu yüzden büyük değer taşımaktadır.
Evrensel akademik dünyada, üniversitelerin ve bilim insanlarının varlık sebebini açıklayan rasyonel bir üçlü sacayağı vardır: Araştırma, Eğitim-Öğretim ve Topluma Hizmet. Durmaksızın araştırarak hakikati keşfetmek ve geleceğin yetkin nesillerini yetiştirmek çok değerlidir; fakat tüm bu çabayı anlamlı kılan asıl taç, elde edilen bilgiyi toplumun ve insanlığın yararına sunarak katma değere dönüştürmektir. Akdeniz Üniversitesi çatısı altındaki idari ve akademik çalışmalarımız da araştırmadan tarladaki üretime, çiftçiden mühendise kadar tam da bilimin, bilginin insana dokunduğu bu üçlü eksenin birer yansımasıdır.
Kendi adıma, bilginin insanlık yararına kullanılması gerektiği inancıyla, bu sacayağının "topluma hizmet" boyutunda kurumsal, sürdürülebilir ve kalıcı birçok örneğini bizzat sahada hayata geçirmek mümkün oldu. Korkuteli MYO bünyesindeki "Kültür Mantarı Yetiştiriciliği Programı" ile yerel üreticimizin hayatına dokunurken, 2000 yılında kurucusu olduğumuz "Kırsal Turizm Gönüllüleri Platformu" ile bilginin sahada insani bir faydaya dönüşmesini sağladık. Tarım ve Orman Bakanlığı ile FAO ortaklığında, organik tarımın ülkemizde geliştirilmesine yönelik projelere omuz verdik; iyi tarım uygulamaları, agroekoloji ve döngüsel ekonomi gibi alanlarda öncü adımlar attık. Somut bir diğer kurumsal çalışma olarak, Burdur Ziraat Odası için hazırlayıp uyguladığımız yaklaşık 247 bin avroluk Avrupa Birliği projesiyle yine sahadaydık. Türkiye’de ilk kez, kırsal alanda refahın artırılması amacıyla bilişim teknolojilerinin kırsal kalkınmada kullanımına imza atarak, 200 kadın ve 400 erkek çiftçimize kalıcı tutum ve davranışlar kazandırmanın haklı gururunu yaşadık. Asistanlık yıllarımızda Adana ve Mersin Torosları’nda, küçük ölçekli tarım işletmelerinin geliştirilmesi süreçlerinde üstlendiğimiz sorumluluklar ve ardından gelen nice saha tecrübesi, bir bilim insanına alana ulaşma, insanı doğrudan anlama ve değişimi bizzat yönetme imkanı sunmaktadır. Bu süreçte üretilen yüzü aşkın yayın ve projenin yanı sıra, yetiştirdiğimiz her bir yüksek lisans ve doktora öğrencisini geleceğe bıraktığımız en kıymetli mirasımız olarak görüyorum. Nitekim hayat, sınırlarını çizemediğimiz uzun bir yolculuktur ve bizler bu yolculukta karınca misali bitmeyen bir koşunun içindeyiz. Enerjimiz olduğu sürece ülkemize ve insanımıza olan vefa borcumuzu, ilmimizin zekatını ödeme gayretinde olacağız. Sadece kendi insanımız için değil, tüm insanlık yararına yeni yaklaşımlar geliştirmeyi ve yeni faydalar üretmeyi vicdani bir sorumluluk bilerek bu yolda yürümeye devam edeceğiz.
Bu çerçevede; bilimden teknolojiye, küresel iklim krizinden akıllı tarım çağına, kırsal kalkınmadan yükseköğretimin yapısal dönüşümüne kadar hayatın merkezindeki tüm konulara bu köşede yapıcı bir analitik süzgeçle yaklaşacağız. Avrupa Birliği IPARD Programı Yönetim Otoritesi İzleme Komitesi Üyeliği gibi politika süreçlerinde ve Leibniz Üniversitesi’ndeki post-doktora araştırmalarımızda bizzat deneyimlediğimiz üzere; bilginin rasyonel gücü, ancak doğru kavramlarla insana aktarıldığında kalıcı bir çevre ve üretim etiği oluşturabilmektedir.
Fikir üretmek kıymetli olsa da bilimin ve uygulamanın dilini eşitlemek, yani bilgiyi toplumla helalleştirmek başarının anahtarıdır. Bu doğrultuda, gelecek yazımızda akademik dünyayı ve kamu mevzuatını esir alan, masa başında uydurulmuş yapay kavramların dil boyutu ile bu toprakların bin yıllık usta-çırak geleneği arasındaki o köklü anlamsal mücadeleyi masaya yatıracağız.
Bilimin tarafsız ışığını insanlığın vicdanıyla buluşturarak; rasyonel, adil ve insan odaklı bir geleceği sahada, hayatın tam içinde birlikte inşa etmek dileğiyle sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.