Dünyanın farklı ülkelerinden gelen insanlara bakıyoruz.

Amerika'da yaşayan biri gururla “Ben Amerikalıyım” diyor. Fransız, “Ben Fransızım” diyor. Alman, “Ben Almanım” diyor. Üstelik bu insanların önemli bir bölümü o ülkelerde doğmamış.

O zaman kendimize çok daha zor ama çok daha önemli bir soru sormalıyız:

Biz, kendi topraklarımızda doğup büyüyen, kendi vatandaşımız olan insanlara neden “Ben Türk'üm” dedirtecek güçlü bir aidiyet duygusu oluşturamıyoruz?

Ve daha da önemlisi:

Neden bazı gençler kendi ülkesinin yerine, bölücü terör örgütlerinin kimliğini ve aidiyetini tercih edebiliyor?

Bence asıl soru budur.

Çerçeve yasanın kabul edilmesi ve Terörsüz Türkiye hedefinin ortaya konulması tarihi bir fırsattır. Ancak terörsüz Türkiye yalnızca yasal düzenlemelerle kurulamaz. Yasa gerekli zemini oluşturur; kalıcı çözüm ise insanı kazanmaktan geçer.

Burada çok önemli bir ayrımı da doğru yapmak zorundayız:

Terör örgütü ile bölge halkını birbirine karıştırmamalıyız.

Bölge insanı terör örgütü değildir. Tam tersine, terör örgütünün ihtiyaç duyduğu insan kaynağının bulunduğu toplumsal zemindir.

Öyleyse sadece dağdaki teröristle mücadele etmek yetmez. Dağa çıkacak genci daha dağa çıkmadan kazanmak gerekir.

Yıllar önce Mardin'de tam da bu düşünceyle bir proje üzerinde çalışmıştık.

Fikir basitti ama etkisi büyük olabilirdi.

Polislik ve askerlik sınavlarına başvuran bölge gençlerine ulaşacak, onları sınavlara hazırlayacak, özellikle fiziki yeterlilik konusunda destekleyecek ve başarılı olanların güvenlik teşkilatlarına katılmasını teşvik edecektik.

Çünkü o genç yalnızca bir polis veya asker olmayacaktı.

Mahallesinin çocuğu, devletin üniformasını taşıyan bir rol model olacaktı.

Düşünün...

Bayramda, izinde, ailesini görmek için mahallesine gelen genç; üzerinde üniformasıyla sokağında yürüyor.

Çocuklar onu görüyor.

Anne babalar onu görüyor.

Komşuları onu görüyor.

Ve o üniforma artık uzakta, zırhlı bir aracın içinden görünen devletin değil; kendi çocuklarının taşıdığı devletin sembolü oluyor.

Belki de en büyük değişim burada başlıyor.

Zırhlı araç devleti korur.

Ancak üniformalı genç devleti görünür ve anlaşılır kılar.

Çocuklar için bir rol model olur. Terör örgütünün yıllardır yaptığı propaganda ile anlatmaya çalıştığı “devlet” algısını, tek bir kelime etmeden boşa çıkarabilir.

Çünkü çocuk kendi mahallesinde bir ağabeyini görür.

O ağabeyinin polis olduğunu, asker olduğunu, devletin bir parçası olduğunu görür.

“Devlet bize uzak” düşüncesinin yerine,

“Devletin içinde biz de varız.” duygusu yerleşmeye başlar.

Aidiyet bazen bir nutukla değil, böyle bir görüntüyle oluşur.

Bir de bayrağı düşünelim.

Bir mahallede bir şehit cenazesi olduğunda o mahalle Türk bayraklarıyla donatılıyor mu?

Acımız ortaksa, bayrağımız da ortak değil mi?

Amerikalıların gururla taşıdığı, evine astığı, arabasına koyduğu bayrak nasıl ortak bir gururun sembolü olabiliyorsa, biz neden kendi bayrağımızı bütün vatandaşlarımızı birleştiren ortak payda haline getiremiyoruz?

Bayrak sadece devletin sembolü değildir.

Bayrak, vatandaşın da aidiyetidir.

Bizim ortak paydamız etnik kökenlerimiz değil; farklılıklarımızı inkâr etmek de değil.

Ortak vatanımız, ortak bayrağımız ve ortak vatandaşlığımızdır.

Mardin'de düşündüğümüz proje aslında tam olarak bunu hedefliyordu.

Gençleri kaybetmeden kazanmayı...

Devleti sadece güvenlik tedbirleriyle değil, insanıyla görünür kılmayı...

Mahalle ile devlet arasındaki mesafeyi azaltmayı...

Ve en önemlisi, gençlere “Sen bu ülkenin kenarında değilsin; tam merkezindesin” duygusunu vermeyi.

Projeyi o gün hayata geçiremedik.

Bugün ise şartlar farklı.

Çerçeve yasa kabul edilmişken, Terörsüz Türkiye hedefi önümüzdeyken, bu modeli yeniden düşünmenin tam zamanı.

Çünkü terörle mücadelede çok büyük kaynaklar harcayabiliriz. Dağda, sınırda, şehirde mücadele edebiliriz.

Ama eğer insan kaynağını kurutamazsak, sorun başka biçimlerde yeniden karşımıza çıkabilir.

Oysa bazen çözüm çok daha sade olabilir:

Bir genci kazanmak.

Bir mahalleye umut vermek.

Bir çocuğa rol model göstermek.

Bir aileye “Devlet benim yanımda” duygusunu yaşatmak.

Ve bayrağı bütün vatandaşlarımızın ortak gururuna dönüştürmek.

Terörsüz Türkiye'nin kalıcı olması için artık sadece:

“Terörü nasıl bitiririz?” diye sormamalıyız.

Asıl sorumuz şu olmalı:

“Teröre insan kazandıran zemini nasıl ortadan kaldırırız?”

Cevap belki de yıllar önce Mardin'de düşündüğümüz kadar basit:

İnsanı kaybetmeden kazanmak.

Devleti mahalleye taşımak.

Gençlere üniformayla rol model olmak.

Ve ortak vatanımızın, ortak bayrağımızın etrafında güçlü bir aidiyet oluşturmak.

Çünkü terörün kaynağını kurutmanın en güçlü yolu, insanımıza başka bir aidiyet aratmayacak kadar güçlü bir “biz” duygusu yaratmaktır.