Farkında mısınız bilmem. En çok sevdiklerimizi en fazla ihmal eden bir toplum haline geldik…
Annemizi aramaya üşeniyoruz, ‘sonra ararım’ diyoruz. Ziyarete gitmeyi erteliyoruz, ‘iş güç çok, yoğunluk fazla’ gerekçesine sığınıyoruz. Hasbelkader aradığımızda, “Ne zaman geleceksin” diye sorduğunda, “İşim var anne, fırsat bulunca” deyip geçiştiriyoruz…
O ‘fırsat çoğu zaman hiç gelmiyor…
Sonra bir gün telefon çalıyor. Ama bu kez annenin sesi yok…
Ve insanın hayatındaki en ağır cümlelerden biri kuruluyor: “Anneni kaybettik…”
İşte o zaman dünya bir anda sessizleşiyor. O güne kadar önemli sandığımız ne varsa birden anlamsızlaşıyor. Makam, para, iş, kavga, kırgınlık, gurur vs…
İnsan o anda anlıyor meğer hayatın en büyük zenginliği o muhterem kadınmış, anneymiş…
Anne…
Dünyaya gözümüzü açtığımız ilk insan. Daha hiçbir şeyi bilmeden sevdiğimiz, adını söyleyemeden çağırdığımız, ağladığımızda sesinden huzur bulduğumuz insan.
Düştüğümüzde elimizden tutan, hastalandığımızda sabahlara kadar başımızda bekleyen, karnımız tok mu, sırtımız pek mi diye düşünen, biz büyüyelim diye kendi hayatından vazgeçen ve bütün bunları yaparken tek bir hesap bile sormayan insan…
Anne, fedakârlığın adı. Ama ne yazık ki biz fedakârlığı çoğu zaman sömürüyoruz. Annenin sevgisini sınırsız, sabırlarını sonsuz, ömrünü bitmez sanıyoruz. Sanki hiç yaşlanmayacaklarmış gibi davranıyoruz. Sanki o eller hep bizi okşayacak, sanki o ses hep, “Yavrum…” diyecek, sanki o kapı hep açılacak sanıyoruz…
Oysa gün gelecek artık açılmayacak. Aradığımızda bir gün o telefon cevaplanmayacak…
İnsan annesini kaybedince sadece annesini kaybetmiyor, çocukluğunu da kaybediyor aslında. Çünkü anne, insanın çocukluğunun son canlı tanığı. İlk adımını, ilk kelimeni, ilk yaramazlığını, ilk okul gününü, ağlayışını, başarını, hayal kırıklığını velhasıl sana ait ilklerin tamamını bilir anne…
O yüzden dünyaya karşı ne kadar güçlü görünürsen görün, annenin yanında hala o küçük çocuksundur.
Uzun yıllardır gurbette ve annesinden uzakta yaşayan biri olarak bu yazıda anlatmaya çalıştıklarımı en iyi hissedenlerden biriyim şüphesiz. Hemen her gün arayıp en azından sesini duymaya çalıştığım günleri daha şimdi büyük özlemle hatırlıyorum. Zaman zaman ‘iş yoğunluğu’ veya başka suni gerekçelere sığınarak arayamadığım günler de oldu. Şimdi bunun büyük pişmanlığını yaşıyorum. Çünkü artık arayacak bir annem yok…
O yüzden bugün annesi hayatta olanlara sesleniyorum: Annenizi ihmal etmeyin! Uzaktaysanız her gün usanmadan arayın. Yakındaysanız gidin, sarılın, elini öpün. Yanına oturun. Bir çayını için, ne anlatıyorsa dinleyin. Aynı şeyi onuncu kez anlatsa bile dinleyin.
Çünkü bir gün o hikâyeyi artık anlatamayacak. Ve o zaman keşke diyeceksin. Ama ‘keşke’ hiçbir mezarlığın kapısını açmaz, hiçbir ölüyü geri getirmez, hiçbir sesi yeniden duyurmaz…
Bugün dünyanın en büyük yalnızlıklarından biri, kalabalıklar içinde yaşlanmaktır. Çocuklarını büyütürsün. Onların okul masraflarını düşünürsün. Geceleri başlarında beklersin. Onlar üşümesin diye üstünü örtersin. Onlar okusun diye sen eksik kalırsın. Onlar evlensin diye yıllarca beklersin. Sonra çocukların büyür, evden gider, kendi hayatlarını kurarlar. Sen ise bir evde onların çocukluk fotoğraflarıyla kalırsın. Duvarlarda resimleri, dolaplarda eski kıyafetleri, çekmecelerde çocukluklarından kalma birkaç eşya ve derin bir sessizlik…
Anne bazen işte o sessizliğin içinde yaşlanır. Çocukları hayatın telaşında koşarken, anne, onların bir telefonunu bekler.
“Anne nasılsın?”…
Bu kadar…
Belki de dünyadaki en pahalı şeylerden biri artık budur; Bir annenin çocuğunun sesini duyması…
Biz modern hayatın peşinde koşarken çok şeyi kaybettik. Komşuluğu, dostluğu, sabır duygusunu kaybettik. Birbirimizi dinlemeyi unuttuk. En kötüsü de birbirimizin kıymetini zamanında bilmeyi unuttuk. Telefonlarımızda yüzlerce insanın numarası var. Sosyal medyada binlerce arkadaşımız var. Her gün onlarca mesaj alıyoruz.
Ama annemizin telefonunu bazen açmaya üşeniyoruz. Dünyanın öbür ucundaki birinin paylaşımına yorum yapıyoruz ama aynı evdeki annemize iki dakika ayırmıyoruz. Yabancılara ‘Mutlu yıllar’ yazıyor ama annemize ‘Seni seviyorum’ demiyoruz.
Neden? Çünkü annemizin bizi zaten sevdiğini düşünüyoruz. Belki de en büyük yanılgımız bu. Sevgi var diye ilgi gereksiz sanıyoruz. Oysa sevgi ilgisiz bırakılırsa zamanla yalnızlığa dönüşüyor.
Anne öldüğünde bazı insanlar çok ağlar. Bazıları içine kapanır, bazıları sürekli mezarlığa gider. Bazıları yıllarca annesinin fotoğrafına bakar. Ama en ağır acı bazen gözyaşı değildir. En ağır acı, söyleyemediklerindir.
“Anne, seni çok seviyordum.”
“Anne, hakkını helal et.”
“Anne, keşke daha çok yanında olsaydım.”
“Anne, keşke o gün telefonunu açsaydım.”
“Anne, keşke son kez sarıldığımda bunun son olduğunu bilseydim.”
İnsan bunları ömür boyu hep içinde taşır. Ve bazı pişmanlıklar insanın omzuna ömür boyu yük olur.
Bu yüzden anneler hayattayken sevilmeli. Hayattayken aranmalı, hayattayken sarılmalı, hayattayken gönlü alınmalı.
“Dünyanın en iyi annesiydi” demek kolaydır. “Başımızın tacıydı” demek kolaydır. “Onun hakkını ödeyemem” demek kolaydır. Ama asıl mesele, o hayattayken onun hakkını verebilmektir. Asıl mesele, o hayattayken kıymetini bilmektir.
Annemi kaybettim ama telefon numarası hala rehberimde kayıtlı duruyor. Artık ‘Efendim yavrum’ diyecek bir ses yok karşıda biliyorum ama silmeye de kıyamıyorum. Bayramlarda büyükleri aramak için telefonu elime aldığımda rehberde gözüm ilk ‘Annem’ kayıtlı numaraya gidiyor. İçim sızlıyor, canım yanıyor. Bazen yediğim yemekte annemin yaptığı yemeklerin kokusunu alıyorum. Bazen dinlediğim bir şarkı onunla birlikte olduğum günlere götürüyor beni. Ama nafile, gerçek bütün acılığıyla yüzüme çarpıyor her seferinde…
Annem artık yok…
Anne dünyanın en büyük serveti. Ancak değerini çoğu zaman kaybettikten sonra anlıyoruz. Bugün hala annenizin sesi evinizde yankılanıyorsa şanslısınız. Bugün hala ‘Oğlum ya da Kızım’ diye sesleniyorsa şanslısınız. Bugün hala elini öpebiliyorsanız, hala sarılabiliyorsanız dünyanın en zengin insanısınız.
Bunun farkına varın. Çünkü hayatın en acı gerçeği şudur: Bazı fırsatlar ertelenebilir ama bazı vedalar ertelenemez. Anneyle geçirilecek zamanı ertelemeyin.
Anneniz hayattaysa bugün gidin. Kapısını çalın, içeri girin. Hiçbir şey söylemeden sarılın, başınızı omzuna koyun. Ve dünyanın bütün gürültüsünü birkaç dakikalığına dışarıda bırakın.
Sonra kulağına usulca fısıldayın: “Anne. Ben seni çok seviyorum. İyi ki benim annemsin...”
Çünkü bazı cümlelerin zamanı vardır.
Ve o zaman geçerse…
İnsan ömrünün geri kalanını sadece ‘keşke’ diyerek geçirir.