Gün geliyor hayatın bir yerinde insan yoruluyor…
Koşmaktan, yetişmeye çalışmaktan, herkese kendini anlatmaktan, haklı olduğunu ispata uğraşmaktan, kırıldığı halde susmaktan, sustuğu halde içinde konuşmaya devam etmekten…
Sonra bir gün anlıyor ki, insanın ihtiyacı olan şey daha fazla para, daha büyük bir ev, daha gösterişli bir hayat ya da herkes tarafından sevilmek değil.
Sadece ve sadece huzur…
Ne satın alınabiliyorsunuz, ne de bir başkasından ödünç alabiliyorsunuz…
Bir makamın kapısında beklemiyor, bir bankanın hesabında durmuyor, kalabalıkların alkışında da bulunmuyor.
Huzur bazen sabahın erken saatlerinde içilen bir bardak çayın buharında saklı, bazen sevdiğiniz bir insanın “Nasılsın?” diye gerçekten merak ederek sormasında…
Bazen yıllardır görmediğiniz bir dostun sesinde, bazen de akşam başınızı yastığa koyduğunuzda içinizden, “Bugün kimsenin hakkına girmedim, kimseyi bilerek kırmadım” diyebilmenin verdiği o tarifsiz rahatlıkta…
Ancak ne yazık ki, içimizdeki o nefis dediğimiz şeytan bize sürekli daha fazlasını istetiyor…
Daha fazla kazan…
Daha büyük ev al…
Daha iyi araba kullan…
Daha çok tanın…
Daha çok takipçin olsun…
Daha çok insan seni beğensin…
Daha çok göster…
Daha çok tüket…
Ama kimse bize “Biraz da sakin ol” demiyor. “Elindekilerin kıymetini bil”, “Her şeyi elde etmek zorunda değilsin” demiyor. Oysa insanın ömrü, sahip olduklarının toplamından çok, hissettiklerinin toplamıdır. Milyarlarca lira paranız olabilir lakin geceleri uyuyamıyorsanız zenginden çok yorgunsunuzdur. Kocaman bir eviniz olabilir ama içinde sizi bekleyen kimse yoksa o ev saray değil, sessiz bir odadan başka bir şey değildir. Çevrenizde yüzlerce insan olabilir ama derdinizi anlatabileceği bir tek kişi yoksa kalabalığın ortasında yapayalnızsınızdır.
İşte huzur tam da burada başlar. İnsan, yalnızca hayatın kendisine sunduklarıyla yetinmeyi öğrendiğinde değil, hayatın kendisinden götürdükleriyle de barışmayı öğrendiğinde huzura yaklaşır. Çünkü hepimizin geçmişinde ‘keşke'ler var. ‘Keşke o sözü söylemeseydim, keşke o insana daha fazla sarılsaydım, keşke babam hayattayken onunla daha çok konuşsaydım, keşke annemin yaptığı yemeğin tadını acele etmeden çıkarabilseydim, keşke çocuklarım küçükken onlarla daha çok vakit geçirseydim, keşke bazı insanları hayatımdan daha erken çıkarsaydım, keşke bazı insanlara hiç güvenmeseydim’ gibi…
Daha önceki bazı yazılarımda da değinmiştim, zaman zaman hepimiz yaşarız benzer pişmanlıkları…
Ama hayatın en acı taraflarından biri şu ki; Geçmişi değiştiremiyoruz…
Ne kadar pişman olursak olalım dün geri gelmiyor. O yüzden huzur biraz da geçmişe dönüp kendimize kızmayı bırakmak olsa gerek. Dün verdiğimiz kararları, bugünkü tecrübemizle yargılamak kolay ancak unutmamalı ki, dünün insanı, bugünün aklına sahip değildi. Belki yanlış yaptık, belki aldandık, kaybettik. Belki de kaybettiklerimiz bizi bugün olduğumuz insana dönüştürdü. Bazen hayatın bize verdiği en büyük dersler, en büyük acıların içinden çıkar.
Ve insan bir süre sonra şunu öğrenir: Bazı kayıplar aslında insanın kendisini bulma hikâyesidir.
Huzur biraz da insan elemekten geçiyor.
Her tartışmaya girmemek…
Her söze cevap vermemek…
Herkese kendini anlatmaya çalışmamak…
Sana değer vermeyen insanların peşinden koşmamak…
Gitti diye arkasından bakmamak…
Bazen susmak, affetmek. Bazen de affettiğin halde mesafeni korumak. Çünkü affetmek, her şeyi unutmak değildir. Bazen affetmek, insanın kendi kalbini öfkeden kurtarmasıdır…
İnsan yaş aldıkça bazı şeylerin ne kadar anlamsız olduğunu daha iyi görüyor. Dün uğruna kavga ettiğimiz şeylerin bugün adını bile hatırlamıyoruz. Dün bizi uykusuz bırakan insanların birçoğu bugün hayatımızda bile değil. Dün ‘Olmazsa olmaz’ dediğimiz pek çok şeyin aslında hayatımızın küçük bir ayrıntısından ibaret olduğunu fark ediyoruz.
Ve sonunda geriye çok basit şeyler kalıyor: Sağlık, aile, dostluk, güven, bir lokma ekmek, bir bardak çay, temiz bir vicdan ve başımızı yastığa koyduğumuzda içimizi kemiren bir hesabın olmaması…
İşte insanın gerçek serveti bunlardır. Belki de huzur, hayatın hiç problem çıkarmaması değildir. Huzur; problemlerin içinde bile kalbimizin tamamen dağılmamasıdır.
Fırtına çıktığında ağacın hiç sallanmaması mümkün değildir. Ama kökleri sağlam olan ağaç, fırtına geçince yeniden doğrulur. İnsan da böyledir. Hayat hepimizi bir yerimizden kırıyor. Kimi evladından, kimi eşinden, kimi dostundan, kimi parasından, kimi sağlığından, kimi hayallerinden…
Ama dedim ya mesele kırılmamak değil, kırıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabilmek. Kim bilir belki de huzur, insanın bütün kırgınlıklarına rağmen hayatı sevmeye devam edebilmesindedir.
Bir gün hepimiz bu dünyadan gideceğiz. Ne kadar para biriktirdiğimizin, kaç evimiz olduğunun, kaç kişinin bizi tanıdığının, kaç makamda oturduğumuzun çok da önemi kalmayacak. Geride bıraktığımız şeyler değil, insanların kalbinde bıraktığımız izler konuşulacak. “İyi insandı” denmesi belki de insanın bu dünyada alabileceği en büyük unvan. Çünkü hayatın sonunda insanın elinde ne serveti ne makamı ne de gösterişi kalıyor. Geriye kalan sadece bir avuç hatıra, bir annenin duası, bir babanın öğüdü, bir evladın sarılışı, bir dostun vefası ve insanın kendi vicdanında taşıdığı hayat hikayesi…
Bu yüzden diyorum ki; belki de bundan sonra biraz daha yavaş yaşamalı, her şeye yetişmeye çalışmamalıyız. Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmeliyiz.
Bize ait olmayan yükleri sırtımızdan indirmeli, kırıldığımız yerde kendimizi onarmalıyız. Sevdiklerimize sevgimizi söylemek için yarını beklememeliyiz. Çünkü hayat, sandığımızdan çok daha kısa…
Ve huzur, gelecekte ulaşacağımız bir adres değil, bugün elimizde olan hayatın farkına varabilmektir. Belki de mutluluk, varlıklarımızın, sahip olduklarımızın çoğalması değil; sahip olduklarımızın kıymetini anlayabilmektir. Bir akşamüstü gökyüzüne bakıp derin bir nefes alabiliyorsak, sevdiğimiz birinin sesini duyduğumuzda içimiz ısınıyorsa, başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanımız rahatsa, işte o zaman aslında sandığımızdan çok daha zenginiz. Çünkü dünyada bazı şeylerin fiyatı vardır ama huzurun fiyatı yoktur. Huzur, insanın kendisiyle yaptığı en sessiz barıştır.
Ve belki de hayatın bize verebileceği en büyük nimet şudur: Kalabalıkların içinde kaybolmadan yaşamak, geçmişin altında ezilmeden yürümek ve gece başımızı yastığa koyduğumuzda içimizden “İyi ki yaşadım” diyebilmek…