Ülkemizde son yıllarda yaşadığımız ahlaki çöküş, artık tekil olaylarla açıklanamayacak kadar yaygın ve derin ne yazık ki…
Bu bir ‘gençlik sorunu’, ‘ekonomik krizin yan etkisi’ ya da ‘zamanın ruhu’ meselesi değil, topyekun bir değer erozyonu aslında. Toplum olarak neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair pusulamızı kaybettik.
Daha kötüsü, bu kaybı normalleştirdik…
Yalan, utanılacak bir davranış olmaktan çıktı; kurnazlığın bir parçası haline geldi.
Haksızlık, güçlüden geliyorsa sineye çekiliyor; zayıftan geliyorsa linç ediliyor.
Adam kayırma, rüşvet, torpil artık fısıltıyla değil, neredeyse gururla anlatılıyor.
“Ben yapmazsam başkası yapar” cümlesi, bu çöküşün en yaygın mazereti.
Vicdan, yerini faydacılığa; ahlak, yerini çıkar hesaplarına bıraktı.
Her gün haber bültenlerinde benzer manzaralar izliyoruz. Trafikte birine yol vermediği için darp edilen sürücüler, sokak ortasında öldürülen kadınlar, ‘yanlış anlaşıldım’ denilerek geçiştirilen şiddet görüntüleri…
Fail çoğu zaman belli, delil ortada ama sonuç belirsiz…
Adaletin geciktiği, bazen de hiç gelmediği bu tabloda toplumun verdiği refleks daha da ürkütücü: “Kesin bir şey yapmıştır”, “O saatte orada ne işi varmış?”
Bu cümleler sadece mağduru değil, vicdanı da suçluyor…
Aynı çürümeyi liyakat meselesinde de görüyoruz. Kamuya alımlarda, ihalelerde, terfilerde artık kimsenin ‘hak ettim’ demeye yüzü yok. Herkes ‘bir tanıdık/torpil’ peşinde. Emeğin değersizleştiği, sadakatin yüceltildiği bir düzende ahlaktan söz etmek, giderek romantik bir nostaljiye dönüşüyor.
Bu ahlaki erozyonun vitrini ise sosyal medya…
Linç kültürü, yalan bilgi, montaj videolar birkaç saniyede milyonlara ulaşıyor. Bir insanın itibarı, doğruluğu kanıtlanmamış bir paylaşımla yerle bir edilebiliyor. Üstelik bunu yapanlar kendilerini ‘adalet savaşçısı’ sanıyor. Kimse durup ‘Ya yanlışsa?’ diye sormuyor. Çünkü öfke, ahlaktan daha hızlı yayılıyor.
En acı olan da bu çürümenin yukarıdan aşağıya doğru yayılması. Topluma örnek olması gereken siyasetçiler, bürokratlar, kanaat önderleri; hesap verebilirlik yerine dokunulmazlığı, erdem yerine kör sadakati kutsadığında, sokaktaki yurttaştan fazlasını beklemek haksızlık aslında. Çünkü toplum, kendisine sunulan rol modelleri taklit eder. Haksızlığın ödüllendirildiği bir düzende, dürüstlük bir erdem değil, safça bir tercih gibi görülüyor.
Ahlaki çöküntünün bir diğer göstergesi de merhametin zayıflaması. Depremde, yangında, selde bile ilk refleksimiz dayanışma değil, suçlu aramak oluyor. Yardım edenler bile ‘niyet’ sorgusuna maruz kalıyor. Başkasının acısı, ekran değiştirene kadar süren bir görüntüye indirgenmiş durumda. Empati yerini kutuplaşmaya, dayanışma yerini tahammülsüzlüğe bıraktı.
Okurlarımız bilir. Ülkemizde yaşanan olumsuzlukların kaynağı olarak hep mevcut sistemi görürüm. Ancak bu tabloyu sadece ‘sistem’ diyerek geçiştirmek biraz kolaycılık olur. Evet, sistem bozuk ama sistem dediğimiz şey de sonuçta insanlardan oluşuyor. Küçük çıkarlar için susmayı, haksızlığa göz yummayı, yanlışın parçası olmayı seçtikçe bu çürümenin ortağı oluyoruz. Vergi kaçırırken, sıraya kaynarken, torpili normalleştirirken aslında eleştirdiğimiz düzeni tekrar tekrar üretiyoruz.
Bu nedenle asıl sorulması gereken soru şudur; Nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Gücün haklı sayıldığı mı, hakkın güçlü olduğu mu?
Cevap hâlâ ikinci şıksa, bu sessiz çürümeye karşı ses çıkarmak zorundayız. Çünkü ahlak çökerse, geriye ne ekonomi kalır, ne siyaset, ne de gelecek.
Sadece kalabalıklar kalır ama toplum kalmaz…