Bu ülkede yıllarca çalışmış, vergisini vermiş, alın teriyle üretmiş milyonlarca insan bugün ‘emekli’ sıfatıyla bir hayatta kalma mücadelesi veriyor. Emeklilik, bir zamanlar dinlenmenin, huzurun, torun sevmeye ayrılan yılların adıydı.
Şimdilerde ise yoksulluğun, çaresizliğin ve unutulmuşluğun farklı bir tanımı…
Sormak gerekiyor; Ne oldu da bu ülkenin emeklisi, pazar artığı toplamaya, ucuz ekmek kuyruklarında saatler harcamaya mecbur bırakıldı?
Açıklanan maaş artışları, yapılan ‘müjdeli’ zamlar, aslında gerçeği örten süslü cümlelerden başka bir şey değil. Kağıt üzerinde artan maaşlar, daha cebe girmeden markette, pazarda, eczanede eriyip gidiyor. Günler haftalar süren müzakerelerden sonra emekliye yapılan zam yüzde 12’lerde kalırken, piyasalarda ürün ve hizmetlere anında yüzde 100 ve üzeri zamlar yağıyor. Emekliye verilen zam, daha cebe girmeden doğalgaza, elektriğe, kiraya, ilaca gidiyor. Bir emekli maaşıyla geçinmenin artık mümkünü yok lakin bu gerçeği görmezden gelmekte ısrar eden bir yönetim anlayışı var ne yazık ki...
Daha da acısı, bu yoksulluğun ‘kader’ gibi sunulması. ‘Şükredin, sabredin, ülke zor günlerden geçiyor’ denilerek emeklinin sesi bastırılmak isteniyor. Oysa emekli bu ülkenin yükü değil, tam tersine, bu ülkeyi sırtında taşımış kuşakların temsilcisi. Bugün refah içinde yaşaması gerekenler, en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale getiriliyorsa burada ciddi bir vicdan sorunu var demektir. Bir yanda lüks makam araçları, şatafatlı ihaleler, israfın sınır tanımadığı harcamalar, diğer yanda ay sonunu getiremeyen, ilaçlarını yarım almak zorunda kalan emekliler…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, enflasyonla mücadelenin iyi gittiğini, Türkiye’nin büyüdüğünü söylüyor ve bu büyümeden emeklinin de nasipleneceğinden bahsediyor. Hep yaptığı gibi yine emeklinin ağzına bir parmak bal çalıyor. Ancak ortadaki bu tabloyu hangi ‘ekonomik model’, hangi ‘başarı hikayesi’ açıklayabilir? Emekliye ‘kaynak yok’ denirken, başka alanlara akıtılan milyonların izahı nasıl yapılabilir? Milletvekili maaşlarına, üst düzey bürokratların astronomik gelirlerine gelince ‘devletin itibarı’, ‘görevin ağırlığı’ gibi kavramları telaffuz edenler, konu emekliye üç kuruşluk zam olunca bir anda ‘kaynak yok’ söylemine sarılıyor. Aynı iktidar, yandaş firmaların milyarlarca liralık vergi borçlarını bir kalemde silerken, kamu ihalelerinde israfın kapılarını ardına kadar açarken kaynak hesabını hiç yapmıyor? Demek ki mesele kaynak değil, mesele kimin için kaynak bulunduğu, kimin gözden çıkarıldığı…
Bugün emekliye reva görülen hayat, açıkça bir tercih meselesidir. Milyonlarca insanın ay sonunu değil, yarın sabahı bile nasıl çıkaracağını bilemediği bir düzen kurulmuş durumda. Pazarda filesi yarım kalan, kasada “Bunu çıkaralım” demek zorunda kalan emekli, bu ülkenin en sessiz çığlığıdır. Ama o çığlık saray duvarlarını aşmıyor, lüks makam odalarına ulaşmıyor. Çünkü duymak istemeyen kulak, en yüksek feryadı bile sessizlik sanır.
İktidar artık bu tabloyu gizleme zahmetine bile girmiyor. Emekliye verilen mesaj son derece net; ‘Hayatta kalabiliyorsan kal, kalamıyorsan kaderine razı ol.’ Yani halk arasındaki ifadesiyle; ‘Ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir’…
Bu kadar çıplak, bu kadar acımasız bir anlayış, sosyal devlet iddiasıyla yan yana duramaz. Bu, yönetmek değil, tasfiye etmektir. Oysa sosyal devlet, en zayıfını koruduğu ölçüde devlettir. Emekliyi açlığa, yoksulluğa mahkum eden bir sistem, ne büyüme hikâyesi anlatabilir ne de başarı masalı yazabilir. Rakamlar ne söylerse söylesin, mutfaktaki yangın gerçeği haykırıyor. Emekli eti vitrinden izliyor, ilacı reçetede bırakıyor, torununa harçlık vermeyi hayal bile edemiyor.
Ve belki de en tehlikelisi şu: Bu adaletsizlik artık normalleştirilmeye çalışılıyor. Emeklinin yoksulluğu sıradanlaştırılıyor, ‘her yerde kriz var’ denilerek meşrulaştırılıyor. Oysa kriz, herkesi eşit vurmaz. Yanlış politikalar, bedeli hep aynı kesimlere ödetir. Bugün emekliye ödetilen bu bedel, yarın toplumun tamamına fatura edilecektir.
Sonuç olarak, ‘ne olacak bu emeklinin hali’ sorusu artık bir köşe yazısı başlığı olmaktan çıkıp, bu ülkenin en yakıcı meselesi haline gelmiştir. Cevap açık; Emekliyi yük olarak gören anlayış değişmedikçe, adil bir gelir dağılımı sağlanmadıkça, emeklinin hali düzelmez. Daha fazla yoksulluk, daha fazla yalnızlık, daha fazla unutulmuşluk…
Ama şu da unutulmamalıdır; Emekliyi yok sayanlar, bu ülkenin hafızasını ve vicdanını da yok sayıyor. Ve o hafıza, günü geldiğinde hesabını mutlaka sorar.