Ölümsüzlüğü arzulayan her insan gerçekten yaşamayı mı seviyordur? Yoksa kaybetmekten korktuğu gücünü, servetini, bedenini ve benliğini korumaya güdüsü müdür bu arzuların kaynağı?

Bir baharı daha görmek, sevdiği bir yüzü biraz daha uzun seyretmek, sabah kahvesinin keskin kokusunu bir kez daha içine çekmek için midir daha uzun yaşama arzusu?

Yoksa sahip olduklarını bırakmak mı ağır gelir insanoğluna?

Kurduğu düzenin, biriktirdiği servetin, hükmettiği dünyanın ve aynada gördüğü yüzün sonsuza dek sürmesini istemek mi?

Oysa ölüm, bütün sertliğine rağmen tuhaf bir adalet taşır içinde.

En güçlü olan da ölür, en zengin olan da...

En güzel olan da, en çok alkışlanan da, en çok korkulan da...

Kasalar, ordular, unvanlar, teknolojiler ya da dualar, o an’ı bir vakte kadar oyalasa da, beden kendi kadim diliyle konuşur her daim...

Gerideyse çoğu zaman yalnızca birkaç anı kalır.

Bir avuç iyi söz, birkaç kırık hatıra ve ardında bıraktığı her ne varsa...

Roma İmparatoru ve filozof Marcus Aurelius’un kendisine sık sık “Memento mori” — “Öleceğini hatırla” — diye uyaracak bir görevli bulundurduğu rivayet edilir.

Çünkü “Memento mori”, sanıldığı gibi karamsar bir teslimiyet değildir.

Aksine hayatı daha sahici sevebilmenin çağrısıdır.

İnsan sonsuz olduğunu sandığı şeyleri hoyratça harcar.

Ama sınırlı olduğunu bildiklerine daha dikkatli yaklaşır.

Bir gün öleceğini bilen insan zamanı daha az israf eder.

Sevdiklerini daha az erteler.

Gücünü daha az kutsar.

Kibrini daha çabuk fark eder.

Altının da, verinin de, gençliğin de, bedenin de mutlak olmadığını anlar.

Bu yüzden insanın gerçek bilgeliği, ölümsüzlüğün formülünü bulmakta değil,

ölümlü olduğunu unutmadan yaşayabilmektedir.

Çünkü biz altın gibi paslanmayan varlıklar değiliz.

Biz; nefes alan, seven, korkan, yaşlanan ve sonunda toprağa dönen canlılarız.

Belki de insanı insan yapan şey tam olarak da budur!

Bir gün biteceğimizi bildiğimiz için anlam ararız.

Bir gün susacağımızı bildiğimiz için konuşuruz.

Bir gün gideceğimizi bildiğimiz için iz bırakmak isteriz.

Bir gün kaybedeceğimizi bildiğimiz için severiz.

Altın iksir hiçbir zaman bulunamadı.

Ab-ı hayat hâlâ masalların sisli coğrafyasında saklı.

Ölümsüzlüğün formülü suya düştü; yazısı silindi, sırrı kayboldu.

İyi ki de öyle oldu!

Çünkü insanın asıl meselesi ölümü inkâr etmek değil;

ölümün gölgesinde daha sahici bir hayat kurabilmektir.

Teknolojiyi putlaştırmadan...

Bedeni bir makine gibi değil, bir emanet gibi görerek...

Ve zamanı yenmeye çalışmak yerine, ona anlam yüklemeyi öğrenerek!