İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren iki görünmez yük taşır içinde:

Yaşama sevinci ve ölüm korkusu.

Biri sabahın ilk ışıklarıyla uyandırır onu; toprağı sürdürür, şehirler kurdurur, çocuklarına isim verdirir.

Diğeri ise gecenin en sessiz yerinde yaklaşır; kalbinin ritmini kulağına fısıldar, aynadaki çizgileri derinleştirir ve ruhunun kıyısına tarif edemediği bir ürperti bırakır.

Belki de bu yüzden insanlık tarihi, ölümsüzlüğün peşinde koşan yorgun bir kalbin hikâyesidir.

Krallar, imparatorlar, bilginler, simyacılar, savaşçılar, tüccarlar, kâhinler…

Tarih onları farklı isimlerle anlatsa da, hepsi aslında aynı sorunun etrafında dolaşıp durmuştur asırlar boyunca:

“Ölümsüzlüğün sırrı ne olabilir?”

Antik Çin’de simyacılar cevabın altında saklı olduğuna inanıyordu.

Çünkü altın paslanmıyordu. Çürümüyor, zamanın sert ellerine teslim olmuyordu.

Yapraklar sararıyor, bedenler yaşlanıyor, taşlar aşınıyor, demir pas tutuyordu; ama altın, başka bir âleme aitmiş gibi yüzyıllar boyunca ışıldamayı sürdürüyordu.

Bu yüzden altın yalnızca zenginliğin değil, ölümsüzlük arzusunun da sembolü oldu.

Simyacılar, onun bozulmayan özünü insan bedenine aktarabilmenin hayaliyle “ölümsüzlük iksiri”ni aradılar çağlar boyunca.

Eğer insan o iksirden bir yudum içse, saçına ak düşmeyecek, bedeni çürümeyecek, kalbi yavaşlamayacaktı.

Ama her defasında aynı şey oldu:

Altın iksirle imparatorlara vaat edilen sonsuz yaşam yolculuğu, ölümün karanlık sessizliğiyle son buldu!

İnsanoğlunun ölümsüzlük arayışı yalnızca sarayların ya da simya odalarının gizemli hikâyelerinden ibaret değildi elbette.

Bizim kültürümüzde de “ab-ı hayat” anlatısı vardır mesela!

İçenin ölmeyeceğine inanılan o meşhur hayat suyu...

Masallarda, destanlarda, eski hikâyelerin sisli kıyılarında saklıdır.

Karanlıklar ülkesinde, ulaşılmaz dağların ardında, insanın hem arzuladığı hem de hak etmediğini sezdiği bir sır gibi keşfedilmeyi bekler yüzyıllardır...

Bir de Lokman Hekim rivayeti vardır.

Söylenceye göre ölümsüzlüğün sırrını bulan bilge hekim, formülü yazıya geçirir.

Ama kader, insanın sonsuzluk iddiasını sevmez.

Yazı suya düşer, mürekkep suda çözülür, sır kaybolur gider.

İnsanlık yine ölümsüzlüğün kapısından döner... içeri bir adım dahi atamadan!

Aradan bin yıllar geçmiş olsa da, hiçbir şey değişmedi aslında.

Bugün hâlâ aynı rüyanın içinde yaşıyor insanoğlu.

Sadece simya odalarının yerini laboratuvarlar, parşömenlerin yerini veri merkezleri aldı.

Altın iksirlerin yerini biyoteknoloji, genetik müdahaleler ve yapay zekâ aldı.

Eski çağların kaynayan kazanlarının yerinde şimdi sunucuların mavi ışığı yanıyor.

Algoritmalar ise modern dünyanın simya iksirleri olmuş çoktan.

Artık yaşlanmayı durdurmaktan, hücreleri yenilemekten, organ üretmekten, zihni makinelere aktarmaktan söz ediyoruz. Yaşını almış dünya liderleri alenen ölümsüzlüğe ne kadar yaklaştıklarını fısıldaşıyorlar... karşılarındaki kameraları dahi umursamadan!

İnsan yine aynı şeyi istiyor: Zamanı yenmek.

Ama burada daha derin bir soru beliriyor:

Ne ölçüde masum olabilir ölümsüzlük arzusu?