Ülkemizin saygın tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı kaybetmenin yarattığı sarsıntı henüz dinmemişken, felsefe dünyasının duayenlerinden Jürgen Habermas’ın da hayata veda etmesinin ardından modern düşüncenin en güçlü seslerinden birini daha yitirmiş olduk. Habermas'ın kaybı, yalnızca felsefe dünyası için değil, demokrasiye inanan herkes için bir dönemin kapanışıydı. O, fikirleri üniversite kampüslerini aşıp gündelik siyasetin, medya tartışmalarının ve demokrasi mücadelelerinin tam ortasında yankılanan nadir filozoflardandı.
1929'da Almanya'da doğduğunda, kimse bu çocuğun Avrupa'nın en kara dönemine tanıklık edeceğini bilmiyordu. II. Dünya Savaşı ve Nazi yıkımı, Habermas'ın zihninde silinmez izler bıraktı. Savaş sonrası yeniden inşa edilen Avrupa'nın siyasal düzeni, onun için sadece bir arka plan değil, adeta düşünülmesi gereken derin sorulardan ibaretti:
"Nasıl olmuştu da uygarlık bu kadar kolay çökebilmişti? Demokrasiyi yeniden canlandırabilmek için gerekli olan neydi?"
Bu soruların peşinden giderken felsefe ve sosyolojiye yöneldi. Kısa sürede Frankfurt Okulu çevresiyle tanıştı. Adorno ve Horkheimer gibi isimlerin kurduğu bu eleştirel gelenek, modern toplumun ekonomi, kültür ve iktidar ilişkilerini mercek altına alıyordu. Habermas bu geleneğin ikinci kuşağının en parlak yıldızı oldu, ama yetinmedi; kendi yolunu çizdi. Eleştirel teoriyi, insanların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğu ve demokrasinin bu iletişimle nasıl var olabileceği sorusuyla buluşturdu.
Habermas'ı dünya çapında tanınan bir düşünür yapan ilk büyük fikir, "kamusal alan" kavramıydı. Ona göre demokrasi sandıktan ibaret değildi. Parlamentolar, anayasalar elbette gerekliydi ama yetmezdi. Gerçek demokrasi, insanların eşit yurttaşlar olarak bir araya geldiği, fikirlerini özgürce söylediği, tartıştığı ve birbirini ikna etmeye çalıştığı bir alanda yeşerirdi.
Gazeteler, kahvehaneler, üniversiteler ve sivil toplum örgütleri gibi oluşumlar üzerinde dikkatle durulması gereken kamusal alandı. Habermas'a göre demokrasinin gücü, insanların bu alanlarda özgürce konuşabilmesi ve ortak aklı birlikte inşa edebilmesiyle ölçülürdü. Ne kadar çok konuşursak, ne kadar çok tartışırsak, demokrasi o kadar güçlenirdi.
Bu düşünceyi daha derin bir kurama dönüştürdüğü eser ise "İletişimsel Eylem Kuramı" oldu. Habermas burada insan ilişkilerinin iki temel biçiminden söz ediyordu. Birincisi, başkalarını araç olarak gören, onları manipüle ederek hedefe ulaşmayı amaçlayan "stratejik eylem". İkincisi ise insanların karşılıklı anlayışa varmak için konuştuğu, birbirini dinlediği ve ikna etmeye çalıştığı "iletişimsel eylem".
Habermas'ın derdi şuydu: Modern toplumda ekonomi, bürokrasi ve güç ilişkileri sürekli olarak bu iletişimsel aklı baskılıyor, onu stratejik hesabın gürültüsünde boğuyordu. Oysa demokrasi tam da insanların birbirini anlamaya çalıştığı o hassas iletişim kültürüne muhtaçtı. Ortak sorunlarımızı konuşarak çözemediğimizde, demokrasinin ruhu da yavaşça çekilip gidiyordu.
Habermas'ı farklı kılan şey, fikirlerini kuleye çekilip yazmakla yetinmemesiydi. Avrupa siyasetinden anayasa tartışmalarına, küreselleşmeden demokrasi krizlerine kadar her konuda söz aldı. Yazdı, konuştu, tartıştı. Ona göre düşüncenin değeri, toplumla kurduğu ilişkide gizliydi. Bu nedenle bugün onun adı sadece felsefe bölümlerinde değil, hukuk fakültelerinde, medya çalışmalarında, siyaset bilimi derslerinde de anılıyor. Sosyal medyanın kamusal tartışmayı parçaladığı, kutuplaşmanın her alanı sardığı, bilgiyle propaganda arasındaki çizginin silikleştiği bir çağda onun fikirleri yeniden canlanıyor.
Habermas'ın söylediği aslında basitti: Demokratik toplumlar ancak insanların konuşabildiği, tartışabildiği ve birbirini ikna etmeye çalıştığı bir ortamda yaşayabilir. Bu ortamı kaybettiğimizde, demokrasi sadece bir iskelete dönüşür.
Bu yüzden Jürgen Habermas'ı uğurlarken, onun bize bıraktığı miras aslında bir soru:
“Biz hâlâ birbirimizle konuşabiliyor muyuz? Birbirimizi anlamaya çalışıyor muyuz? Ortak sorunlarımızı tartışacak cesaretimiz ve kültürümüz var mı?”
Habermas'a göre demokrasinin kalbi tam da bu soruların yanıtında atıyordu. Ardından bıraktığı fikirler, her konuşmada, her tartışmada, her anlama çabasında yeniden canlanmayı bekliyor.