Uzakdoğu’nun bilge filozoflarında Zhuangzi, bir gece gözlerini kapattığında tuhaf bir rüyaya görür. Bir kelebek olmuş, rengarenk kanatlarını hafifçe çırparak çiçeklerin arasında özgürce uçmaktadır. Rüzgârla dans edip, çiçeklerin hoş kokusunu içine çekerken o kadar mutludur ki, kendi adını, kendi bedenini, hatta insan olduğunu bile tamamen unutmuştur. Sadece bir kelebektir o anda; ne bir kaygı, ne bir sınır, ne de bir “ben” duygusu taşıyan...
Sonra birden gözlerini açar ve tüm bu güzellikleri paramparça eden gerçeklikle karşı karşıya kalır. Her zamanki Zhuangzi olarak yatağında yatmaktadır. Elleri, ayakları, düşünceleri yerli yerinde olsa da, rüyanın sıcaklığını hâlâ içinde taşıyordur. Ve o an aklına düşen şu soruyla irkilir:
“Acaba ben mi rüyamda kelebek olduğumu gördüm, yoksa şu anda uçan o kelebek mi rüyasında beni görüyor? Hangisi gerçek, hangisi rüya?”
Esasen, sadece rüyalar değildir gerçeklik algımızı sessizce ama derinden sarsan. Hayatın bize biçtiği rollere öyle kaptırıyoruz ki kendimizi, o roller dışında “gerçek bir ben” olup olmadığını unutuyoruz çoğu zaman. Sabah uyandığımız andan itibaren dünya telaşı bizi öylesine sarıyor ki “Ben gerçekten bu muyum?” diye sorgulamak aklımıza bile gelmiyor.
Oysaki nefes aldığımız her saniye küçük bir kelebek rüyasından farksızdır hissedebilene. Bir gülümseme, bir rüzgâr esintisi, bir kuş cıvıltısıyla tetiklenen özgürlük hissiyle gerçeklik perdesini aralamak mümkündür. Ta ki hayatın biçtiği rollere dönüp o perdeyi tekrar kapatana kadar… Ama o perdeyi fark etmek bile yeterlidir. Çünkü belki de hayatın en güzel yanı bu belirsizliktir; asıl olan neyin rüya, neyin gerçek olduğunu tam olarak bilememekte saklıdır.
O yüzden, içinde bulunduğumuz bahar aylarında çevrenizde bir kelebek görürseniz, gülümseyerek onu izleyin. Belki o an, gerçeklik dediğimiz şeyin aslında ne kadar narin olduğunu hatırlar ve şükredecek ne kadar çok güzelliğe sahip olduğumuzu fark edersiniz.