Üç ay ara ile ziyaret etme şansına ulaştığım iki farklı başkente dair izlenimlerime değinmek istiyorum bu yazımda. Bahsettiğim başkentlerden ilki, kadim medeniyetlerin beşiği olan Kahire; ikincisi ise yaşam kalitesiyle öne çıkan ve dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı ifade edilen Kopenhag.

Birinde insanlık tarihinin binlerce yıllık mirası sizi kucaklarken, diğerinde modern dünyanın sakin ve düzenli yüzüne tanıklık etmek, esasen aynı gezegenin iki farklı ruhunu barındıran mitolojik karakterleri keşfetmeye benziyor. Biri geçmişin ihtişamını, diğeri sürdürülebilir bir geleceği temsil ediyor.

Coğrafyanın kaderimiz olduğu bu iki şehirde açıkça belirginleşiyor. Başkentlerden biri kaosun içinde ayakta kalmayı öğretirken, diğeri huzurun içinde sakin bir hayat tarzına ev sahipliği yapıyor. Özetle, bu iki şehir sadece coğrafi olarak değil; ruh, kültür ve gündelik yaşam pratiği açısından tamamen mıknatısın zıt kutuplarını oluşturuyor.

Kahire gezisi, bir yandan Büyük Mısır Müzesi’nin ilk ziyaretçilerinden biri olarak tarihi bir ana tanıklık etmemi sağlarken, diğer yandan da kentin kaos kültürünü yerinde görmemde yardımcı oldu. Piramitlerin hemen yanı başında yükselen bu yapı, geçmişle günümüz arasında bir köprü kurma iddiası taşıyor. İnsanlık tarihinin en zengin koleksiyonlarından birinin modern bir mimari içinde yeniden hayat bulduğu bu yapının görkemi ise, maalesef şehir hayatının karmaşası karşısında ikinci planda kalmaya mahkûm görünüyor.

Açılış nedeniyle başkente davet edilen yabancı erkanın güvenliği gerekçesiyle şehir içi yolların ve hatta otobanların sık sık ve uzun süreli trafiğe kapatıldığına şahitlik etmenin hiç de hoş bir deneyim olmadığını söyleyebilirim. İlginç olan durum ise, sürücülerin ve araç içerisindeki yolcuların bu bekleyişlere alışkın olması ve sabırla katlanabilmeleri. Tıpkı bir tiyatro oyununun birbirini takip eden perdeleri gibi, yollar tekrar trafiğe açıldığı anda manzara bir anda değişiyor; sabır yerini aceleye, düzen yerini karmaşaya bırakıyor ki, o anı kelimelerle anlatmak mümkün görünmüyor.

Trafik kuralları, uyarı levhaları, şerit çizgileri ve ışıklar çoğu zaman yalnızca sembolik kalmaktan öteye gidemezken, araçların büyük kısmı çarpışmaların izlerini üzerinde taşıyor Kahire’de. En son model araçlarda bile kırık farlar ve çarpık kaporta sıradan bir görünüm haline gelmiş durumda. Toplu ulaşım araçları haddinden fazla yolcu ile seyahat ederken, korna sesi şehrin fon müziğini oluşturuyor. Karayollarında biriken çöpler, yalnızca çevresel değil, zihinsel bir düzensizliğe de işaret ederken; Müslüman bir ülkede temizlik ve hijyenin bu denli ihmal edilmesinden daha üzücü bir durum olamayacağını düşünüyor insan.

Turizmin en önemli gelir kalemlerinden biri olduğu bu şehirde dilenciler, dolandırıcılar, hamutçular ve bahşiş bekleyen güruh, geceleri otellerde turistleri rahatsız eden sivrisinekler kadar huzursuzluk veriyor. Otellerden söz etmişken, pek çok şehir içi otelin internet sitesinde yer alan abartılı görseller ve yanıltıcı bilgilerin, gerçeklerle yüzleşme anında ciddi anlamda hayal kırıklığına sebep olduğunu da not düşelim.

Giza piramitlerinin gölgesindeki mahalleler, turistlerin rotasına pek dahil olmuyor. Bu yüzden de, tozlu çöl yollarında arka arkaya dizilen tuk-tuk’ların, okuldan dönen yoksul çocukları balık istifi gibi taşıdığı manzarayı görme şansına erişemiyor çoğu turist. Şehrin ziyaretçileri aynı sebeplerden ötürü, yol boyu uzanan Nil nehrinin kollarının, çöp yığınları arasında yavaş yavaş kirlenişini de göremeden ayrılıyorlar şehirden. Sosyal medyada sıklıkla paylaşılan Hindistan ve Bangladeş gibi ülkelerin bazı bölgelerinde sıkça rastlanan görüntüleri aratmayan bu manzara, kırsal bölgelerdeki yaşam standartlarının oldukça düşük olduğunu göstermesi açısından önem taşıyor.

Buna karşılık Yeni Kahire’de yükselen lüks siteler ve konforlu yaşam alanları, iki farklı sosyal tabakanın neredeyse iki ayrı dünyada yaşadığını gösteriyor. Aynı şehirde yaşayan, ancak birbirlerine teğet geçen iki gerçeklik var bu şehirde…

Ve insanın zihninde ister istemez şu soru beliriyor:

Binlerce yıl önce böylesine görkemli medeniyetlere ev sahipliği yapan bir coğrafyada, bugün neden bu kaos hüküm sürüyor?

Son 16 yılın en soğuk günlerine denk gelen Kopenhag ziyaretimde ise, kurallar ve düzenin hâkim olduğu bir kente yolculuk yapıyor olmam sebebiyle, farklı bir deneyim beklentisi içindeydim. Ancak, itiraf etmem gerekir ki, bu kentte de ilk izlenimlerim maalesef hayal kırıklığından öteye geçemedi!

Daha havalimanına adımımı atar atmaz, başı sonu belli olmayan kalabalık bir yolcu topluluğundan oluşan uzunca pasaport kuyruğunun sonunda buldum kendimi. Yüzlerce kişi sırasının gelmesini beklerken, zaman ilerlemek bilmiyor; iki, bazen sadece tek bir görevli, telaşsız ve sakin tavırlarla pasaport kontrolünü gerçekleştiriyordu.

Ömrümde ilk defa, bir buçuk saatten uzunca bir süre pasaport kontrolü için sıra beklemek açıkçası bende huzursuzluk ve hayal kırıklığı yarattı. Sıramı beklediğim süre boyunca, sık sık değişen görevlileri gözlemledim. Kalabalığın yaratabileceği stres ve gerginliğin görevlilerin yüzüne yansımıyor olması; tüm yolculara karşı son derece sakin, nazik ve güler yüzlü davranmaları oldukça ilginç geldi bana.

Esasen bu durumun, Danimarka’nın meşhur “hygge” kültürünün bir yansıması olabileceğini düşünüyorum. İnsanlar, kendi iç dengelerini bozmadan işlerini yapıyor; dışarıdaki baskıya değil, yaptıkları işin niteliğine odaklanıyorlar. İşlerini sakin ama özenli bir şekilde yürütürken, karşılarındaki insanlara saygı ve tahammüllerini koruyabiliyorlar.

Kopenhag’da bulunduğum sürece sık sık gözlemlediğim bu durum, sıcak iklimlerin oluşturduğu sinirli ve gergin ruh hâlinin aksine, sert ve soğuk bir coğrafyada yetişen bu insanların daha dingin bir yaşama sahip oldukları izlenimini uyandırdı bende. Küçük bir not, pek çok Avrupa ülkesinin aksine, burada neredeyse herkes iyi düzeyde İngilizce konuşuyor ve ihtiyaç duyduğunuzda yardımcı olmak için her türlü çabayı gösteriyorlar.

Elbette bu kültür yalnızca iklim ile bağlantılı olamaz. Eğitim seviyesi, sürdürülebilir gelecek bilinci, çevreye ve sağlığa verilen önem, kent yaşamının her anında kendisini hissediliyor. Bisiklet kültürünün son derece yaygın olduğu kentte; yöre halkı karlı yollara ve hatta keskin rüzgâra rağmen bisiklet kullanmaktan vazgeçmediği gibi, çocuklarını dahi özel tasarlanmış bisikletlerle taşımayı tercih ediyor. Kentteki araçların büyük bölümünün elektrikli olması ise temiz ve gürültüden uzak bir trafik ortamı yaratıyor.

Kurallara uyan sürücüler ve yayalar, düzenli sokaklar, korunmuş yeşil alanlar… Tüm bunlar bir araya geldiğinde, tüm göl ve nehirlerin dahi donduğu, normal şartlar altında hayatı felç edebilecek hava koşullarına rağmen huzurlu ve mutlu bir şehir ile karşılaştım Kopenhag’da.

“Her kentin bir ruhu vardır” derler ya hani;

Kahire’nin ruhu kaos kültürüyle şekillenmiş; tarihsel ihtişam ile güncel düzensizlik arasında sıkışmış bir karakterin izlerini taşıyor.

Kopenhag’ın ruhu ise hygge kültürüyle beslenmiş; sakin, düzenli ve huzurlu bir yaşam anlayışını yansıtıyor.

Başkentlerden biri geçmişin görkeminin gölgesi altında, bugünün karmaşasıyla mücadele ediyor. Diğeri ise bugünün disiplinini koruyarak, yarının mutluluğunu garanti altına alıyor.

Bu iki şehir özetle bana şunu gösterdi:

Anıtsal yapılar geçmiş medeniyetlerin izlerini hatırlatmaktan öteye gidemezken; günümüz medeniyetleri günlük hayatta gösterilen saygı, düzen ve sorumluluklarla ölçülebilen değerlerle şekilleniyor…