Babalar hep yalnızdır…
Bunu çocukken anlayamayız. Çünkü çocukken babayı güçlü biliriz.
Her şeyi bilen, her şeyi çözen, ne olursa olsun ayakta duran biri…
Cebinde para vardır sanırız, gücü vardır, çaresi vardır sanırız. Başımıza bir şey geldiğinde “Babam halleder” deriz. Oysa yıllar geçip de büyüdüğümüzde anlarız ki baba da insandır…
Onun da korkuları vardır, onun da kırgınlıkları vardır. Onun da geceleri kimseye anlatamadığı düşünceleri vardır. Ama baba, çoğu zaman bunları içine atar. Çünkü toplum ona başka türlü olmayı öğretmiştir.
“Erkek ağlamaz.”
“Baba güçlü olmalı.”
“Çocuklarına belli etme.”
“Evin direği sensin.”
Ve baba, yıllar boyunca kendisini unutarak yaşar.
Bir baba düşünün…
Sabah erkenden kalkar. Çocukları uyurken evden çıkar. Akşam yorgun argın döner. Çocukları büyüsün, okusun, iyi yerlere gelsin diye çalışır. Kendi istediği gömleği almaz, çocuğunun ayakkabısını alır. Kendi tatilini erteler, çocuğunun okul masrafını düşünür. Kendisi doktora gitmez, “Bir şeyim yok” der. Ama çocuğu hastalandığında sabaha kadar başında bekler…
Çünkü babalık biraz da kendini ikinci plana atmaktır. Sonra çocuklar büyür. Bir gün evin içinde artık eskisi kadar çocuk sesi duyulmaz. Oğul başka bir şehre gider, kız evlenir. Çocukların kendi hayatları olur. Telefonlar seyrekleşir. “Baba nasılsın?” sorusu bazen haftada bir, bazen ayda bir sorulur. Baba ise telefonu kapattıktan sonra aynı cümleyi söyler:
“İyiyim oğlum…”
“İyiyim kızım…”
Oysa belki iyi değildir, belki canı sıkkındır. Belki konuşmaya ihtiyacı vardır. Belki sadece birinin yanına oturmasını istiyordur. Ama söylemez çünkü baba, istemeyi de zamanla unutmuştur. Babaların yalnızlığı biraz da böyledir.
Kalabalıkların içinde yalnızdırlar…
Bayramlarda herkes gelir, sarılır, fotoğraf çektirir. Ama bayram bittiğinde ev yeniden sessizleşir. Çocukların hayatı devam eder. İşler, evler, eşler, çocuklar, borçlar, telaşlar…
Babanın hayatında ise zaman biraz daha yavaş akar.
Ve bir süre sonra baba, çocuklarının hayatında misafir gibi hissetmeye başlayabilir.
Oysa o çocukların hayatını kurabilmek için kendi hayatından ne kadar vazgeçtiğini kimse hesaplamamıştır.
Babaların en büyük yanılgısı da şudur:
Çocuklarının onları hep güçlü sanacağını düşünürler. Bu yüzden yaşlandıklarını bile belli etmezler. Dizleri ağrır, söylemezler. Yalnız hissederler, söylemezler. Maddi sıkıntı yaşarlar, söylemezler. Kırılırlar, söylemezler. Çocuklarını özlerler, çoğu zaman yine söylemezler.
Sadece “Müsait olduğunda gelirsin” derler.
O “müsait olduğunda” var ya…
Bazen bir babanın hayatındaki en büyük bekleyiştir…
Çocukken babamızın elini tutardık. Sonra o elimizi bırakıp kendi hayatımıza koştuk. Bir gün fark ederiz ki babamızın eli artık eskisi kadar güçlü değildir. Saçları beyazlamıştır. Adımları yavaşlamıştır. Sesi biraz daha kısık çıkmaktadır.
Ve aynaya baktığımızda, onun yaşlandığını görmekten çok, kendi çocukluğumuzu görürüz.
Çünkü baba yaşlanınca insan kendi geçmişinin de yaşlandığını hisseder.
Belki de bu yüzden babalarla konuşmak gerekir. Öyle büyük laflar etmeye gerek yok.
“Baba, nasılsın?”
“Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Bugün seni yemeğe götüreyim mi?”
“Gel biraz oturalım” yeter…
Bazen bir babanın ihtiyacı olan şey para değildir, hediye değildir. Büyük cümleler değildir.
Sadece çocuğunun yanında olduğunu hissetmektir. Çünkü babalar da özlenmek ister.
Babalar da aranmak ister. Babalar da sarılmak ister. Ama çoğu zaman bunu dile getiremezler.
Onların sessizliği ‘güç’ zannedilir. Oysa bazen o sessizlik, yıllarca biriktirilmiş bir yalnızlıktır.
Bir gün telefon çalar ve artık o sesi duyamazsınız. “Efendim baba?” diyemezsiniz. “Ne yapıyorsun baba?” diyemezsiniz. “Yarın yanına geleceğim” diyemezsiniz. İşte insan o zaman anlar. Babanın sesinin, dünyanın en kıymetli seslerinden biri olduğunu…
Ve keşke dersiniz. Keşke biraz daha arasaydım, keşke biraz daha yanında otursaydım. Keşke o “İyiyim” dediğinde gerçekten nasıl olduğunu sorsaydım.
Keşke…
Ama hayatın en ağır kelimesidir “keşke”.
Çünkü bazı insanlar gittikten sonra onlara söylemek istediğiniz her şey için artık çok geçtir.
Babalar hep yalnızdır…