İstanbul’da görevini yapan polis memuru Mehmet Ali Topatan şehit edildi. Tetiği çeken kişi ise emekli bir polisti.
Önce sınırı kesin olarak çizelim: Tetiği çeken kişi katildir. Bir polisi görevini yaptığı için öldürmenin hiçbir bahanesi, ekonomik gerekçesi veya kabul edilebilir açıklaması olamaz. Bu hükmün “ama”sı, “fakat”ı yoktur. Fail, işlediği suçun bütün ağırlığıyla anılmalıdır.
Peki, bu ağır olayın ardından yalnızca faili konuşup dosyayı kapatırsak büyük resmin tamamını görebilir miyiz? Sanmıyorum.
Çünkü bir kişiyi yargılamak başka, o kişiyi yetiştiren ve yıllarca bünyesinde taşıyan sistemin kendisini sorgulaması başkadır. Bireysel sorumluluk ile sistemsel sorumluluk birbirinin alternatifi değildir. Biri diğerini ortadan kaldırmaz.
Fail katildir; sistem ise kendisine şu soruyu sormak zorundadır:
Aynı üniformayı giymiş, aynı yemini etmiş ve yıllarca aynı devlet için görev yapmış iki insan, hayatın bir anında nasıl silahın iki ayrı tarafında kaldı?
Bu soruyu sormak katile meşruiyet kazandırmaz. Tam tersine, benzer acıların yeniden yaşanmasını önleyecek cesareti gösterir. Ancak binlerce mensubu olan Emniyet Teşkilatını çok sık rastlanmayan bu olayın dar alanına hapsetmek de haksızlık olur. Meselemiz bir katilin kimliği değil; görevdeki ve emekli polislerin birbirinden kopmadan yaşayabileceği bir sistemin kurulmasıdır. Çünkü polislik herhangi bir işe benzemez.
İnsanlar başka meslekler için “Bir şirkette işe girdim” diyebilir. Polislik için bu cümle yetersiz kalır. Polisliğe yalnızca girilmez; polis olunur.
Polislik, mesai bitince iş yerinde bırakılabilecek bir görev değildir. Zamanla insanın bakışına, yürüyüşüne, reflekslerine ve hayata karşı duruşuna yerleşir. Tehlikeyi herkesten önce fark etmek, kalabalığın içindeki tersliği sezmek, bir çocuğun korkusunu yüzünden okumak, kriz anında geri çekilmek yerine öne çıkmak insanın karakterinin bir parçasına dönüşür.
Bu nedenle bizim mesleğimizde söylenen şu söz basit bir slogan değildir:
Polis olunur. Polis yaşanır. Polis ölünür. Polislik bir yaşam biçimidir. İşte sorun da tam burada başlıyor. İnsan yıllarca bu kadar yüksek bir hızda yaşadıktan sonra emekliliğe nasıl geçecek? Meslekte âdeta Ferrari hızında ilerliyorsunuz. Telefonunuz gece gündüz çalıyor. Herkes sizden karar vermenizi, sorumluluk almanızı ve bir sorunu çözmenizi bekliyor. Bir gün devletin merkezinde, hayatın en sıcak noktasındasınız. Ertesi gün emekli oluyorsunuz ve kendinizi bir anda yaya kalmış gibi hissediyorsunuz.
Düşünebiliyor musunuz insanın içinde oluşan türbülansı?
Dün yüzlerce insanın sorumluluğunu taşıyan kişi, bugün kendisine yeni bir günün nasıl geçirileceğini soruyor. Dün kapısından girildiğinde ayağa kalkılan insan, bugün toplumdaki, hatta bazen ailesindeki saygınlığını kaybetmekten endişe ediyor. Her sabah kravatını takıp evden çıkan emekli büyüklerimizin hikâyelerini dinledim. Gidecek bir işleri olmadığı hâlde, evdekiler onları hâlâ işe gidiyor sansın diye aynı saatte evden çıkıyorlardı. Belki ailelerinin gözündeki yerlerini kaybetmemek, belki de kendi gözlerinde küçülmemek için…
İnsan bazen makamını değil, kendisine duyduğu saygıyı kaybetmekten korkuyor.
Bir gün emekli bir abime, iyi niyetle, “Artık vaktin var; evden çıktığında bütün işlerini bir günde bitirebilirsin” demiştim. Bana baktı ve şu cevabı verdi: “Peki, yarın ne yapacağım?”
Bu cümle, aradan geçen zamana rağmen içimde hâlâ bir burukluk yaratır. Çünkü mesele boş zamanın çokluğu değildi. Mesele, yarına anlam verecek bir nedenin kalmamasıydı. Emeklilik yalnızca maaş ve yaş meselesi değildir. Kimlik, aidiyet, saygınlık ve anlam meselesidir. Kurum bir çalışanın emeklilik işlemlerini birkaç evrakla tamamlayabilir. Fakat insan, yıllar içinde oluşturduğu kimliği bir imzayla geride bırakamaz. Ben görevdeyken emekli meslektaşlarım geldiğinde onları saygıyla dinlerdim. Bugün emekliyim ve şimdi daha iyi anlıyorum: Dinliyormuşum ama yeterince anlamıyormuşum. Çünkü emekliliği yaşamadan, bir gün devletin merkezindeyken ertesi gün kendinizi hayatın kıyısında bulmanın ne demek olduğunu bütünüyle kavrayamıyorsunuz. Bir polis emekli olduğunda görevi sona erebilir; polisliği sona ermez. Üniformasını çıkarır, fakat hafızasını, tecrübesini ve mesleki reflekslerini çıkaramaz. Terörle mücadelede öğrendiklerini, asayişte kazandığı saha bilgisini, insan davranışını okuma becerisini ve kriz anlarında geliştirdiği karar verme yeteneğini evinin kapısında bırakamaz.
O hâlde devletin yıllarca yetiştirdiği bu insan neden emekli olduğu gün yalnızca “maaş alan biri” hâline geliyor?
Neden bir insan kaynağı, mentor ve kurumsal hafıza olarak değerlendirilmiyor?
Emniyet Teşkilatı güçlü bir aidiyet duygusu üzerine kurulmuştur. Meslektaşlık yalnızca aynı kurumda çalışmak değil, gerektiğinde birbirinin önüne siper olabilmektir. Ne yazık ki son yıllarda bu aidiyet duygusunun örselendiğini üzülerek görüyorum. Ekonomik kaygılar, liyakat ve adalet tartışmaları, ağır çalışma şartları ve emeklilikten sonra yaşanan değersizlik hissi, insan ile kurumu arasındaki bağı zayıflatıyor. Emeklilik, bu bağın kesildiği gün olmamalıdır. Kurumlar çalışanlarını yalnızca göreve değil, emekliliğe de hazırlamalıdır. Çünkü emeklilik kişinin takviminde bir günde başlar; zihninde, ailesinde ve sosyal hayatında çok daha uzun bir geçiş süreci gerektirir.
Türkiye’de gerontoloji alanının öncü isimlerinden Prof. Dr. İsmail Tufan’ın geliştirdiği yaklaşım ve programlar, yaşlanmanın edilgen bir geri çekilme değil; öğrenmenin, üretmenin ve topluma katılmanın sürdüğü yeni bir hayat dönemi olarak ele alınabileceğini gösteriyor. Kurucusu olduğu Tazelenme Üniversitesi de yaşam boyu öğrenme ve üretkenliği merkeze alıyor. Bu birikimden yararlanılarak Emniyet Teşkilatına özgü güçlü bir “Emekliliğe Hazırlık ve Mesleki Hafıza Programı” kurulabilir. Umarım yetkili bir meslektaşımın ilgisini çeker.
Personel daha emekli olmadan psikolojik, sosyal ve ekonomik geçiş sürecine hazırlanabilir. Ailesi de bu sürece dâhil edilebilir. Emekli polisler istekleri, uzmanlıkları ve sağlık durumları doğrultusunda genç meslektaşlarına mentor olabilir; eğitimlerde, vaka analizlerinde ve saha tecrübesinin aktarılmasında görev alabilir. Yeni bir mesleğe yönelmek isteyenlere ikinci kariyer desteği verilebilir. Emeklilerin birbirleriyle ve teşkilatla bağını koruyacak dayanışma merkezleri oluşturulabilir. Böylece birey kendi hayat hafızasını, teşkilat da kurumsal hafızasını kaybetmez. İşte proaktif devlet budur. İnsan düştükten sonra elinden tutmak değerlidir; düşeceği yeri önceden görüp oraya korkuluk yapmak ise yönetimdir. Keşke görevdeki ve emekli polislerin durumunu bir cinayetin ardından konuşmak zorunda kalmasaydık. Keşke bu yazının başlangıç noktası bir katil değil, yılların tecrübesini geleceğe aktarmak isteyen emekli bir polis olsaydı. Yine de yaşanan olayın yalnızca bireysel yönüne bakar, içinden bir katil çıkan sistemin kendisini sorgulamasını istemezsek puzzle tamamlanmaz.
Katilin kişisel sorumluluğu kesindir. Ekonomik sıkıntı cinayetin gerekçesi olamaz. Emeklilik psikolojisi suçu hafifletemez. Geçim derdi tetiğe uzanan eli masumlaştıramaz. Madalyonun öteki yüzünde ise cevaplanması gereken sorular vardır: Bu insan emekliliğe nasıl hazırlandı? Kurumuyla bağı nasıl sürdürüldü? Ekonomik ve psikolojik durumu takip edildi mi? Yılların tecrübesinden yararlanıldı mı? Kendisine yeni ve anlamlı bir hayat kurabilmesi için yol gösterildi mi? Bu soruların hiçbiri faili aklamaz. Fakat bu soruları sormamak, sistemi sorumluluktan uzaklaştırır. Şehit polisimiz Mehmet Ali Topatan’ın ardından adalet mutlaka yerini bulmalıdır. Bununla birlikte devlet, görevdeki ve emekli bütün polislerine şu güvenceyi verebilmelidir: “Üniformanı çıkardığında görev tanımın değişebilir; değerini, aidiyetini ve bizimle olan bağını kaybetmezsin.” Çünkü polislikten emekli olunur; polis olmaktan emekli olunmaz.
Üniforma askıya asılabilir.
İnsan, tecrübesi, aidiyeti onuru asla askıya alınmamalıdır.