Bugün eski hikâyenin sonuna yaklaşıyoruz. Ama yenisi henüz yazılmış değil.

Yıllardır Türkiye’nin siyasetini kimlikler üzerinden okuduk. Sekülerler ve muhafazakârlar, Türkler ve Kürtler, Sünniler ve Aleviler...

Peki bugün gerçekten ayrıştığımız yer burası mı?

Hayır.

Bugün farklı kimliklere sahip milyonlarca insan aynı sorularla uyanıyor.

Geçim nasıl sağlanacak?

Çocuklar nasıl bir eğitim alacak?

Hukuka neden güvenemiyoruz?

Emek neden hak ettiği karşılığı bulmuyor?

O halde tartışmamız gereken kimlikler mi, yoksa ortak sorunlarımız mı?

Uzun zamandır aynı düşünceyi savunuyorum:

Bir şey olmak, tek başına değer üretmez. Değeri üreten, bir şey yapabilmektir.

Bir unvan, bir makam ya da bir aidiyet insana hak edilmiş bir başarı kazandırmaz. Hak edilen; üretilen fikirle, ortaya konulan emekle ve topluma sağlanan faydayla inşa edilir.

Peki bunun zemini nedir?

Hukukun üstünlüğü.

Şeffaf kurumlar.

Güven duygusu.

Liyakati ödüllendiren bir düzen.

Çünkü güvenin olmadığı yerde yatırım büyümez. Hukukun olmadığı yerde rekabet adil olmaz. Liyakatin olmadığı yerde ise en yetenekli insanlar bile üretmek yerine sistemle mücadele eder.

Biz çoğu zaman sonuçlarla kavga ediyoruz.

Oysa sonuçlar, nedenlerin gölgesidir.

Gelir adaletsizliği, kurumsal çürüme, beyin göçü ya da ekonomik kırılganlık... Bunların hiçbiri tek başına sorun değildir; daha derindeki yapısal eksikliklerin görünen yüzüdür.

İşte bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey yeni sloganlar değil, yeni bir amaçtır.

İnsanları kim olduklarına göre değil, ne ürettiklerine göre değerlendiren; sorunları sonuçlarından değil, kök nedenlerinden çözen bir anlayış...

Belki de Türkiye’nin yeni hikâyesi tam burada başlayacaktır.