İran, Lübnan, Ukrayna ve Filistin'den sinemacıların eserlerine yer verilen 'Kökler, Işık ve Kamera' adlı bölümdeki ilk gösterimler bugün Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Perge Salonu'nda gerçekleştirildi. Gösterimlerin ardından ise film ekipleri seyircilerin sorularını cevapladı.

Yasmin El- Masrî: 'Filmi çekerken tarih yazdığımızı biliyorduk'

Festivalde dünya çapında büyük yankı uyandıran ve Annemarie Yasir'in yönettiği 'Filistin 36'nın (Palestin 36) gösterildi. Festivalde uluslararası jüri üyesi olan filmin oyuncularından Yasmin El-Masrî, gösterimin ardından duygularını paylaştı. El-Masrî, 'Dürüst olmak gerekirse bu filmin sürdürdüğü yolculuk ve gördüğü hayat karşısında hayrete düşmüş durumdayım. Çünkü filmin galasını bir yıl önce, geçen eylül ayında yaptık. Arkasında hiçbir film stüdyosu, hiçbir büyük bütçeli pazarlama ekibi olmadan yalnızca doğru şeyi yaptığımıza dair inancımızla Filistin'den çıkan böyle bir filmin buralara geldiğini görmek inanılmaz. Bu filmin aslında Filistin'de çekilmesi planlanmıştı fakat tam çekimlere başlamak üzereyken tüm dünyanın gözü önünde Gazze kanamaya başladı. Ortada hiçbir planımız olmadan öylece beklemek zorunda kaldık. Yaklaşık altı ay bekledik ve ardından tüm prodüksiyonu Ürdün'e taşıdık. Her gün işe gittik, çünkü elimizden gelen tek şeyin bu olduğunu biliyorduk. Eğer Gazze'de değilseniz, hayatta kalmak için mücadele eden bir Filistinli olarak Gazze sınırlarında bulunmuyorsanız, işinize gitmek ve Filistin'i de yanınızda götürmek zorundaydınız. Biz de tam olarak bunu yaptık. Oyuncular, ses ekibi, ışık ekibi; bu filmin parçası olan herkes tarih yazdığımızın farkındaydık. Çünkü dünyaya 'neden'ini anlatıyorduk: Bugün telefonlarınızda neden bir soykırımı izlediğinizi, neden çocukların cansız bedenlerini ve çocuklarının bedenlerine sarılan anneleri izlediğinizi anlatıyorduk. Dünya ise sadece izliyor, buna imkan tanıyor, ticari anlaşmalar müzakere ediliyor. İşte bu insanlık dışı durum; insanı bir çözüm ya da bir anlayış, anlamayı sağlayacak bir bilgi aramaya itiyor. Bana göre bu film, anlamanızı sağlayacak unsurlardan biri. İnsanlıktan çıkarma süreci 1936'da başladı; Filistin toprakları ve Filistinlilerin bedenleri üzerindeki İngiliz mandası döneminde başladı. Bugün yaşananlarsa yalnızca bunun bir yankısı, bir uzantısı. Bu filmi size sunmak benim için sıradan bir gösterimden çok daha öte. Ben asıl sizin neler hissettiğinizi, neler düşündüğünüzü merak ediyorum. Çünkü bu benim hayatım. Dünyayı dolaşıp Filistin 36'yı anlatıyorum, böyle bir dönemde Filistinli olmanın nasıl bir his olduğunu anlatıyorum. Ancak buraya gelmeniz ve bu filmi izlemek istemeniz benim için dünyalara bedel. Size çok minnettarım, aranızda bulunmaktan onur duydum. Teşekkür ederim' dedi.

Kadınlara saygı duruşu: Ne Ses Ne Seda

Dünya'da ilk gösterimini Altın Portakal'da yapan 'Ne Ses Ne Seda', gerçek bir hikâyeden esinlenen bir film. İran ile İsrail arasında Haziran 2025'te yaşanan ve 12 Gün Savaşı olarak anılan çatışmalar sırasında bombaların yağdığı Tahran'da alzaymır hastası anneannesine bakmaya çalışan bir torunun gerçek hikâyesinden yola çıkan ve kurmaca ile gerçekliğin iç içe geçtiği film hakkında yönetmen Yazdan Tebrizîşunları söyledi:

'Hikâyenin büyük bir kısmı gerçekti. Belgeselin nerede bitip kurgunun nerede başlayacağı veya ikisinin birbirine nerelerde, nasıl karışacağına hep film ekibiyle konuşarak karar verildi. Kurguyla gerçeklik arasındaki bulanıklık, bu sebeple filmi çekerken kendi hayatımda da devam etti. Bu film, kadınlara bir saygı duruşudur.'

'Bizi ayakta tutan, sinemaya duyduğumuz bu devasa aşktır'

Amirali Nevaî'nin yönettiği 'Gün Işığı Ekspresi' (Sunshine Express) de AKM Perge Salonu'nda sinemaseverlerle buluştu. Gösterimin ardından yönetmen, soruları cevapladı. Nevaî, ilk olarak filmini, yedi kişiye adamak istediğini belirterek, 'Bu filmi, İran halkının yaşadığı derin tükenmişliğe, bıkkınlığa ve İran sinemasında çalışırken intihar eden yedi kişiye adamak istiyorum. Şu an İran'da hayat öylesine boğucu ki ben şahsen üç çok yakın arkadaşımı kaybettim; tıpkı filmin finalinde intihar eden adama benzer şekilde onlar da intihar etti. Bu yüzden bu filmi, İran'da sinema sektöründe çalışıp kendi hayatına son veren o güzel insanlara adıyorum' dedi.

Kepez’de Cumhuriyet coşkusu bilimle buluşuyor
Kepez’de Cumhuriyet coşkusu bilimle buluşuyor
İçeriği Görüntüle

Filmi iki yıl önce henüz savaş yokken çekmeye başladığında herkesin kendisine 'Neden bunun bir savaş olduğunu düşünüyorsun? Filmde neden bir savaş olsun ki?' dediğini aktaran yönetmen, 'Ama hissettiğim tam olarak buydu ve tuhaf bir şekilde, filmi bitirdikten altı ay sonra büyük bir savaş patlak verdi' dedi.

Amirali Nevaî ayrıca, savaşla birlikte İran yönetimince takip edilmemek için stüdyo olarak kiraladıkları deponun da yerle bir olduğunu ekledi. Rotterdam Film Festivali'nde büyük ödül için yarışan ve dünyada pek çok festivalde gösterilen filmin tamamen bağımsız olarak ve kendi kaynaklarıyla çekildiğini belirten Nevaî, 'Bu film tamamen arkadaşlarımın parasıyla yapıldı. Bir gün bir film seansında hepsi yanıma gelip 'Dün gece beraberdik ve senin bir sonraki projene yatırım yapmaya karar verdik. Yeni bir projen var mı?' dediler. 'Evet' dedim. Yani bütçenin tamamı arkadaşlarımın özel parası' diye konuştu.

Seyircilerden gelen bütün bu maddi imkânsızlıklar ve siyasî kısıtlamalar içinde İran sinemasının güçlü eserler çıkarabilmesindeki kaynağın ne olduğu sorusu üzerine yönetmen, 'İran, dünyada sinemayla tanışan dördüncü ülkedir. İran'da çok köklü ve güçlü bir sinema geleneği var. Ayrıca Asya sinemasındaki ilk Yeni Dalga akımlarından biri de İran'da ortaya çıktı. Kiyarüstemî'ne Amir Nadirî'ye çok şey borçluyuz. Biz yeni nesil sinemacılar ise filmlerimizi gerçekten bağımsız yapmaya ve resmî makamlardan hiçbir fon ya da maddi destek almamaya karar verdik. Çünkü o parayı kabul ederseniz propaganda filmleri çekmek zorundasınız. Önünüze açık çek koyup 'İstediğin rakamı yaz, imzalayalım' diyebiliyorlar; benim de başıma geldi bu. Fakat biz bunu kabul etmemeyi seçtik. Yola devam etmenizi sağlayan tek güç; sinema tutkusu. Bu tutku olmasa bizden geriye ne kalırdı; bilmiyorum. Bizi ayakta tutan şey, görüntü üretmeye duyduğumuz bu devasa aşktır; bizim görsel dünyaya bağlılığımız, saf bir tutkudur' dedi.

'İstediğimiz sinemayı yapmak için bağımsız olmaktan başka çare yok'

'İki Kere Yaşamak, Üç Kere Ölmek' (Living Twice, Dying Third) filminin gösteriminden sonra film ekibinden Umran Haşimî ile Alirıza Haydarî Rad seyircilerin karşısına çıktı ve yönetmen Kerim Lakzâde'nin yazılı mesajını okudu. Yönetmen, mesajında film hakkında şu bilgileri paylaştı:

'Bu filmi İran'da bağımsız olarak yaptık. Bir yıl boyunca dört farklı dönemde çekildi. İran'da film yapma şeklimiz çok kolektif; bu filmi arkadaşlarımızla birlikte yaptık. Bunun sadece İran'da değil dünyanın birçok yerinde de nispeten nadir olduğuna inanıyoruz. Ancak kendi filmlerimizi yapmak ve sevdiğimiz sinema türünü ekrana taşımak istiyorsak bu şekilde çalışmaktan başka çok az alternatifimiz olduğunu düşünüyoruz. Ekibimiz sadece on kişiden oluşuyor. Çekimler sırasında her kişi birkaç farklı sorumluluk üstleniyor. Birisi; kamera önünde olması gerektiğinde oyunculuk yapıyor, kamera arkasında ise prodüksiyona, teknik işlere, set tasarımına, ışıklandırmaya ve hatta ekip için yemek pişirmeye yardımcı oluyor. Her çekim gününden sonra birlikte oturup o günkü görüntüleri izledik. Her şeyi tartıştık; filmin nasıl şekillendiğini, oyunculukların nasıl işlediğini ve hikayenin hangi yöne gitmesi gerektiğini. Örneğin filmde Alirıza'nın canlandırdığı karakter de bu süreçte ortaya çıktı. O sırada Alirıza görüntü yönetmenliğinde yardımcı oluyordu.'

'Melekler Diyarı' (The Land of Angels) ise Gazze'yi çocukların gözünden anlatan bir yapımdı. Filmin yapımcısı İlahe Nevbaht, yaşananları çocukların gözünden anlatmayı da ana karakterin bir öğretmen olmasını da özellikle tercih ettiklerini söyledi:

'Biz konuyu askerî ya da politik bir çerçeveden değil doğrudan çocukların dünyasından ve tamamen insanî bir açıdan ele almayı amaçladık. Ana karakteri de bilinçli olarak bir öğretmen yaptık. Çünkü çocuklara dirençli olmayı, güçlü kalmayı ve pozitif düşünmeyi ancak bir öğretmen aşılayabilir. Bu mücadeleyi ve direnci gelecek nesillere aktarabilecek en doğru figür, bir öğretmendi.'

Nevbaht, Batı dünyasına ulaşabilmeyi önemsediklerini dile getirerek, filmin yakında Barselona'da gösterim yapacağını, ayrıca İran'ın OSCAR adayı olmasının planlandığını dile getirdi. Kökler, Işık ve Kamera bölümü kapsamında uzun metrajlı filmlerin yanı sıra kısa film gösterimleri de vardı. Gösterim sonrası söyleşiye; 'Bir Gün Çocuk' filminin yapımcısı Ana Maria Pirvan, 'Haniye' filminin yönetmeni Ali Andarz ve 'Nasaz' filminin yönetmeni Vahid Mezrae katıldı.

Yapımcı Ana Maria Pirvan, 'Bir Gün Çocuk' filminin aslında uzun metraj film çekimine hazırlık amacıyla yapılmış bir film olduğunu fakat Berlinale'de En İyi Kısa Film ödülünü kazandıklarını söyledi. 'Haniye'nin yönetmeni Ali Andarz ise amacının, yalnızca İran'a özgü bir mesele olarak kalmayacak, evrensel bir hikâye anlatmak istediğini, bu amaçla bir çocuğun tek başına büyük işlere kalkışmasını, cesaretini ve bunun, ailesi üzerindeki etkisini gösteren bir film yaptığını dile getirdi. 'Nasaz' filminde başrolün kendisini sadece ıslıkla ifade etmesinin sebebi sorulan yönetmen Vahid Mezrae ise şu cevabı verdi:

'Senaryoyu ilk yazdığımda ana karakter hiç konuşmuyordu. Geliştirme aşamasında onun diyalog kurmak yerine yalnızca ıslık çalarak kendini ifade eden biri olmasına karar verdim. Aslında filmin başından itibaren bunun görsel ipuçlarını yerleştirdim, Kutusunun üzerindeki çiçek ve kuş motifleri, evdeki kafes ve pencere detayları hep bunun birer simgesiydi. Karakteri adeta bir kuşa benzettim, kelimelerle konuşmuyor, ıslık çalıp şarkı söyleyerek var oluyor.'

Kaynak: İHA