Son kırk yılda dünya ekonomisinin ağırlık merkezi, Atlantik coğrafyasından Asya-Pasifik hattına doğru istikrarlı bir şekilde hareket ediyor. Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik büyüklüklerin yer değiştirmesini değil; üretim paradigmalarının, ticaret ağlarının, jeopolitik ilişkilerin ve finansal güç dengesinin yeniden şekillenmesini de beraberinde getiriyor. Bugün artık küresel ekonomiyi anlamak, yalnızca ABD ve Avrupa’nın performansına bakmakla mümkün değil. Çin’den Hindistan’a, ASEAN’dan Körfez ülkelerine kadar geniş bir coğrafya, küresel sistemin gidişatına belirleyici bir ağırlık koyuyor.

Bu kaymanın en görünür dinamiği, Asya ekonomilerinin üretim ve ihracat kapasitesindeki hızlı artış. Çin’in 2000’li yıllarda başlayan üretim devrimi, maliyet avantajının ötesine geçerek teknoloji, inovasyon ve markalaşma alanlarına taştı. Bugün Çin yalnızca dünyanın fabrikası değil, aynı zamanda dünyanın en büyük patent üreticisi ve yeşil teknoloji yatırımlarının lideri konumunda. Buna Hindistan’ın hızla büyüyen hizmet sektörü ve dijital ekonomisi eklendiğinde, küresel güç dengesinin neden Asya eksenine kaydığı daha net görülebiliyor. 2030’ların dünyasında, küresel büyümenin yarıdan fazlasının Asya kaynaklı olması bekleniyor.

Elbette bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, siyasi ve finansal yansımaları da var. ABD dolarının küresel sistemdeki ağırlığı sürse de Asya’nın bölgesel ticarette yerel para birimlerini daha fazla kullanmaya başlaması, enerji ticaretinde yuan ve rupi alternatiflerinin tartışılması, finansal gücün de tedricen çeşitlendiğine işaret ediyor. Çin’in Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve Kuşak-Yol girişimi gibi araçlarla kurduğu ekonomik mimari, Batı merkezli finansal mimariye alternatif bir alan açıyor. Körfez ülkelerinin de bu yeni mimaride aktif rol alması, küresel yatırım akımlarında yeni merkezlerin güçlenmesine katkı sağlıyor.

Avrupa ise bu dönüşüm karşısında daha çok konumunu koruma refleksiyle hareket ediyor. Enerji dönüşümü, yaşlanan nüfus ve düşük verimlilik artışı gibi yapısal sorunlar, Avrupa’nın küresel yarışta ivme kaybetmesine yol açıyor. Buna karşın, yüksek teknolojili üretim, sürdürülebilirlik standartları ve nitelikli işgücü gibi avantajlar, Avrupa’nın tamamen geri çekilen bir güç olmasını engelliyor. Ancak güç merkezinin ağırlık noktasının artık Atlantik’in iki yakası arasında değil, Pasifik hattında oluştuğu gerçeği giderek daha netleşiyor.

Bu kaymanın bir diğer önemli boyutu, tedarik zincirlerinin coğrafi çeşitlenmesi. Pandemi sonrası dönemde şirketler, tek merkezli üretim yerine çok merkezli ve riskleri dağıtan bir model arayışına girdi. Bu süreçte Vietnam, Endonezya, Hindistan gibi Asya ülkeleri kadar Türkiye ve Meksika gibi stratejik konumlu ekonomiler de yeni tedarik mimarisinin yükselen aktörleri haline geldi. Dolayısıyla güç merkezinin kayması yalnızca iki “süper güç” arasında bir rekabet değil; çok merkezli, daha karmaşık ve esnek bir üretim haritasının oluşması anlamına geliyor.

Enerji piyasaları da bu dengeleri etkileyen bir diğer alan. Yenilenebilir enerji teknolojileri, batarya üretimi, kritik mineraller ve yeşil hidrojen konusunda Asya ülkelerinin agresif yatırım stratejileri, geleceğin enerji düzenini de şekillendiriyor. Bu yarışta ABD ve Avrupa’nın politika desteği artsa da fiziki üretim kapasitesinin büyük ölçüde Asya’da olması, küresel rekabeti yeniden tanımlayan bir unsur haline geliyor. Kritik minerallerde Afrika ve Latin Amerika’nın artan rolü ise küresel güç merkezinin sadece doğuya değil, güney yarımküreye doğru da kaymaya başladığını gösteriyor.

Türkiye gibi bölgesel ekonomik aktörler için bu dönüşüm büyük fırsatlar ve riskler barındırıyor. Bir yandan çok merkezli ekonomik model, Türkiye’nin lojistik üstünlüğünü, üretim esnekliğini ve bölgesel bağlarını daha değerli hale getiriyor. Diğer yandan jeopolitik gerilimler, küresel korumacılık eğilimleri ve teknolojik rekabetin hızlanması, bu fırsatların iyi yönetilmediği durumda risklerin büyümesine yol açabilir. Türkiye’nin bu yeni mimaride güçlü bir konum edinmesi, yüksek teknoloji yatırımlarını artırması, nitelikli işgücü stratejisini güçlendirmesi ve bölgesel ekonomik entegrasyonlara daha aktif katılmasıyla mümkün.

Sonuç olarak, küresel ekonomik güç merkezinin kayması, tek yönlü bir hareket değil; çok aktörlü, çok boyutlu ve uzun soluklu bir dönüşüm. Ekonomik veriler, üretim kapasiteleri, teknolojik yatırım trendleri ve jeopolitik gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, 21. yüzyılın ekonomik ağırlık noktasının Asya-Pasifik hattında konsolide olduğu görülüyor. Ancak bu yeni dönemin belirleyici özelliği, tek bir üstün merkezin değil, birbirine bağlı ama rekabet eden ekonomik blokların ortaya çıkacak olması. Dünya ekonomisini önümüzdeki on yıllarda şekillendirecek olan da tam olarak bu: Çok merkezli, çok hızlı ve çok yönlü bir güç dengesi.