Öncelikle bu ilk yazımla Akdeniz Manşet okurlarını selamlıyorum.  

Bu köşede sanatın, kültürün çokça da edebiyatın o asude membaından beslenen yazılarla sizlere sesleneceğim.  

Mevsimler içinde iki baharımız var.  İkisi de bir anlamda kendisinden önce gelen yakıcı ve dondurucu mevsimleri sükunete eriştiren mevsimlerdir. İlkbahar, dondurucu ve insanı kapalı mekânlara mahkûm eden kış mevsiminden sonra yaşanır. İlkbaharda tabiat o renksiz, soluk ve soğuk elbiselerinden soyunur. Saçlarımıza şarkı söyleyen esintiler; ruhumuzu yenileyerek hayatı yeniden yaşamak heyecan ve hevesini aşılayan günler; çisilçisil yağarak içimizi yıkayan yağmurlar ilkbaharla gelir.  

Sonbahar da yakıcı ve kavurucu sıcaklarla bunaldığımız hele hele Antalya gibi bir şehirde nefes almanın bile zorlaştığı bir mevsim olan yazdan sonra gelir ve bizi sükunete eriştirir. Artık içerde dışarda klima arama telaşımız noktalanır. Kendimizden bıkma noktasına geldiğimiz uzun terleme seansları da son bulur. Okullar açılır, tatil biter. Geçici konuklar evlerine döner. Ve şehir, en sevgilisi deniziyle dingin, huzurlu, tenha birlikteliğini yaşamaya başlar yeniden. Çünkü kalabalığını atmıştır şehir ve deniz. Artık sakin, sessiz bir şekilde birbirlerini yaşarlar. Antalya ve deniz, daimî sahiplerine huzuru ve hüznü yaşatmaya başlar sonbaharda.  

Ve hüzün deyince nedendir bilinmez hep sonbahar gelir akla. Dallarını ilkbaharda yine yeni yeniden buluşmak üzere terk eden yapraklar, rüzgârın esintiden uzaklaşarak sertleşmeye başlaması doğal olarak bizde bir hüzün duygusunu peyda eder. Issızlaşmak elbette hüznü çağıracaktır gür sesiyle… Hüzün ve hazan (Sonbahar) kelimeleri galiba bu yüzden bir illiyet bağı ile birbirlerine bağlanırlar. Hazanın, hüznü peşi sıra getirmesini ister günlerin kısalmasına ister rüzgarların sert esmesine ister yapraklarını dökerek cılızlaşan ağaçların ıssızlaşmasına bağlayın… Gerekçeniz ne olursa olsun hazanda hüznün içinize yuva yapmasına mâni olamazsınız.  

Yahya Kemal Beyatlı’nın “Eylül Sonu” şiirini hatırlıyorum apansız. Hazan mevsimi iliklerime işliyor ve içimi derin bir hüzün kaplıyor. Yahya Kemal, günlerin kısalmasının hüznünü öylesine çarpıcı ifade eder ki bu şiirinde ister istemez kendinizi yaşlanmış bir sonraki sonbahara ulaşamayacakmış gibi hissedersiniz. İçine düştüğümüz bu karamsarlıktan hüznün asil bir duygu olduğunu söyleyerek çıkalım ve Hilmi Yavuz’un o ölümsüz mısraı ile taçlandıralım bu düşüncemizi:  

“Hüzün ki en çok yakışandır bize” 

Yazımın başlığını neden Son/suz Bahara Güzelleme koyduğumu merak edenler olabilir. Bende bahar, sonsuzluk düşüncesi ile birliktedir hep. Ve bana göre hayat iki bahar arasında sarkaçlanan ve ucu sonsuzluğa açılan kapıdır. İster ilk olsun ister son. Baharsa sonsuzdur. İkinci şiir kitabımın adını da bu yüzden Son/suz Bahar koydum. Okurları selamlayan bu ilk yazımı kitabıma da adını veren Son/suz Bahar şiirim ile bitiriyorum.  

 

SON/SUZ BAHAR 

 

Yaralarıma dokunarak geçtin 

Son/suz bir baharı uyandırdın 

Gözlerim uyandı 

Ellerim uyandı 

Asırlardır kuytumda uyuyan kısrak 

İçimde ağaç, dal, yaprak uyandı 

Sana biriken mevsim, çorak toprak uyandı 

Yaralarıma dokunarak geçtin 

İçimde son/suz bir bahar uyandı. 

 

Tenha bir sözdü adın içimde 

Çiçek vermedi nice bahardır  

Bir ergen düşü gibi  

Bitmedi, dinmedi... 

Yaralarıma dokundun 

Yaram oldun, yarim oldun 

Dinmez gayrı içimde rüzgârın 

Yankılanır durur dağlarımda adın 

 

Yaralarıma dokunarak geçtin 

İçimde son/suz bir baharı uyandırdın..