Tepeden tırnağa kadar tüketim toplumunun içine batmış durumdayız. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir tüketim ve israf içinde yaşıyoruz. Bu konuda da Amerika başı çekiyor. Tüm dünya onlar kadar tüketse bize üç dünya daha gerekiyor. Bilim adamları böyle hesaplamışlar.
Tüketmesine tüketiyoruz da peki üretim üzerine hiç düşünüyor muyuz? Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Hiç düşünmüyoruz. Nerede çevreci bir söylem duysam aklıma hep bu geliyor.
En basit örneği de Hidroelektrik Santralleri (HES). Herkes karşı HES’lere güya ama herkesin evinde klimalar, cep telefonları, bilgisayarlar. Tekli prizler artık işimizi görmüyor. İmdadımıza üçlü prizler koşuyor. HES’lere karşı çıkmasını da biliyoruz. Bol bol elektrik tüketmeyi de. Nükleer santraller de aynı şekilde. Elektrik pahalı diye yakınıyoruz ama ucuz elektrik üretme yollarına da karşı çıkıyoruz.
Bilim adamları en ucuz ve görece çevreci üretimin su gücünden ve nükleer füzyondan yararlanmak olduğunu söylüyorlar. Hadi onlara inanmadık diyelim. Öbür uçta ne var? Rüzgar ve güneş gücü. Birinci kısmı bilmem ama bu ikinci kısımda üretilen elektrik gerçekten pahalı. Eğer ucuz olsaydı hızlıca yaygınlaşır, bireysel kullanıma da sunulurdu.
Bir hesap yapalım. Amerika’da 90 hektar üzerine kurulu bir güneş santralinde 110 bin panel bulunuyor ve bu paneller 7500 konuta elektrik sağlıyor. Antalya’da kaç konut var? Ben 250 bin dedim. Çarpın bölün sonuca bir bakın. Antalya’nın elektriğini güneşten elde edebilmesi için bize 3,5 milyon panel ve 3000 hektarlık bir alan lazım. 3000 hektar eni 3 kilometre, boyu 10 kilometre olan bir alandır. Yapmak isteyen varsa buyursun yapsın. İşte size bedava elektrik.
Kim ne derse desin, HES’lere de, barajlara da, nükleer santrallere de muhtacız. Ya bu yollarla üreteceğiz elektriğimizi ya da ithal edeceğiz. Ya çevreye verilen zararlara katlanacağız ya da tüketmeyeceğiz. Ortası yok. Dünya’nın geldiği durum ortada.
Bu konu bir kar-zarar dengesi konusudur. Bir yandan tüketiyoruz. Amansızca tüketiyoruz. Bunun bir maliyeti var. Parasal maliyeti de var. Çevresel maliyeti de. Böylesi tükettiğimiz sürece de şöyle ya da böyle çevreye zarar vermeye devam edeceğiz.
Onun için de hem tüketelim hem çevre zarar görmesin demek bir çelişki ve zaman kaybı. Onun için bence asıl yapılması gereken bas bas bağırmak yerine toplumu daha tasarruflu yaşamak konusunda eğitmek ve bilinçlendirmektir. Yoksa öteki türlüsü ikiyüzlülük oluyor. Tüketirken iyi. Ucuzu isterken iyi. Ama üretime gelince pahalısı ve verimsizi olsun dersek kendimizle çelişmiş oluruz.