Ortadoğu’da yaşanan savaşların ekonomik faturası sadece çatışmanın yaşandığı ülkelerle sınırlı kalmıyor. Bölgenin enerji üretimindeki ağırlığı nedeniyle, savaşın etkileri dünya ekonomisinin tamamına yayılan sonuçlar doğuruyor. Son dönemde İran savaşı nedeniyle petrol fiyatlarında yaşanan yükseliş de bunun en önemli göstergelerinden biri. Ancak Dünya Bankası’nın değerlendirmeleri, petrol fiyatlarındaki artışın Körfez ülkeleri açısından sanıldığı kadar güçlü bir ekonomik avantaj oluşturmadığını ortaya koyuyor.

İlk bakışta petrol fiyatlarının yükselmesi, petrol ihraç eden Körfez ülkeleri için olumlu bir gelişme gibi görünüyor. Çünkü yüksek petrol fiyatı, ihracat gelirlerinin ve kamu bütçesi gelirlerinin artması anlamına geliyor. Fakat ekonomik tabloya daha geniş bir pencereden baktığımızda, savaşın oluşturduğu belirsizlik, ticaret maliyetleri, yatırım iştahındaki zayıflama ve enerji dışı sektörlerdeki baskılar bu avantajı önemli ölçüde sınırlıyor.

Benim burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta şu: Günümüz ekonomisinde artık yalnızca petrol üretmek ve yüksek fiyattan satmak yeterli değil. Ekonomilerin dış ticaret bağlantıları, lojistik altyapıları, turizm gelirleri, finans piyasaları ve yatırım ortamları da büyümenin temel unsurları haline geldi. Dolayısıyla savaş ortamında petrol gelirlerinin artması, ekonominin bütün sektörlerinin aynı ölçüde güçleneceği anlamına gelmiyor.

Körfez ülkeleri son yıllarda ekonomilerini petrol dışına çıkarmak için ciddi yatırımlar yapıyor. Turizm, finans, teknoloji, lojistik, gayrimenkul, yenilenebilir enerji ve sanayi gibi alanlarda büyük projeler gündeme geliyor. Ancak bölgesel savaş ortamı, bu dönüşümün önündeki riskleri artırıyor.

Özellikle yatırımcı açısından bakıldığında belirsizlik en büyük sorunlardan birisi. Sermaye, yüksek getiri kadar öngörülebilirlik de arıyor. Savaşın ne kadar süreceği, enerji altyapısının ne ölçüde risk altında olduğu, ulaşım güzergâhlarının güvenliği ve bölgedeki siyasi gelişmeler yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor.

Petrol fiyatlarındaki yükselişin bir başka yüzü ise küresel enflasyon. Enerji maliyetleri yükseldiğinde sadece akaryakıt fiyatları artmıyor. Taşımacılık, üretim, tarım ve hizmet sektörlerinin maliyetleri de yükseliyor. Böylece petrol üreticisi ülkelerin gelirleri artarken, petrol ithal eden ülkelerin ekonomik dengeleri bozulabiliyor.

Bu noktada Türkiye açısından da önemli sonuçlar ortaya çıkıyor. Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Petrol ve doğal gaz fiyatlarında kalıcı yükseliş, dış ticaret açığı ve cari denge üzerinde baskı oluşturabilir. Enerji faturasındaki artışın üretim maliyetlerine yansıması ise enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabilir.

Zaten Türkiye ekonomisinin önündeki en önemli başlıklardan biri enflasyonla mücadele. Enerji fiyatlarında yeni bir yükseliş dalgası yaşanması, dezenflasyon sürecinin daha dikkatli yönetilmesini gerektirebilir. Akaryakıt fiyatları üzerinden başlayan maliyet artışı, zaman içerisinde ulaştırma ve lojistikten gıdaya kadar birçok alana yayılabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu da merkez bankalarının para politikasıdır. Petrol fiyatlarındaki yükseliş küresel enflasyonu yeniden yukarı çekerse, gelişmiş ülkelerin faiz indirimlerini yavaşlatması veya para politikasında daha temkinli davranması gündeme gelebilir. Bu durum gelişmekte olan ülkeler açısından finansman koşullarını zorlaştırabilir.

Körfez ekonomilerinin karşı karşıya olduğu tablo bize önemli bir gerçeği de hatırlatıyor: Enerji zenginliği tek başına ekonomik güvence değildir. Petrol gelirleri yüksek olsa bile savaşın yarattığı güvenlik riski, yatırımcı güvenindeki bozulma ve ticaret kanallarındaki aksama büyüme üzerinde ciddi baskı yaratabilir.

Bence Körfez ülkeleri açısından önümüzdeki dönemin en önemli sınavı, petrol gelirlerindeki artışı ekonomik çeşitlendirmeyi hızlandırmak için kullanabilmek olacaktır. Yani artan petrol gelirlerinin yalnızca bütçe harcamalarına değil, üretken yatırımlara, teknolojiye, insan kaynağına ve enerji dönüşümüne yönlendirilmesi gerekiyor.

Dünya ekonomisi açısından ise İran savaşı bir kez daha enerji güvenliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Petrolün fiyatı sadece arz-talep dengesiyle belirlenmiyor; jeopolitik riskler de fiyatların üzerinde çok güçlü bir etkiye sahip.

Sonuç olarak, petrol fiyatlarının yükselmesi Körfez ülkelerine kısa vadede ek gelir sağlayabilir. Ancak savaşın oluşturduğu ekonomik belirsizlik bu avantajın önemli bir bölümünü geri alıyor. Dünya Bankası’nın değerlendirmesi de aslında bize bunu söylüyor: Petrol zengini olmak, savaş ortamında ekonomik risklerden tamamen korunmak anlamına gelmiyor.

Türkiye açısından ise mesaj daha açık. Enerji fiyatlarındaki her yükseliş, dış ticaret dengemizden enflasyona, üretim maliyetlerinden tüketici fiyatlarına kadar geniş bir alanı etkiliyor. Bu nedenle enerji bağımlılığını azaltmak, yenilenebilir enerji yatırımlarını artırmak ve enerji verimliliğini güçlendirmek artık yalnızca çevre politikası değil, doğrudan doğruya ekonomik güvenlik meselesidir.

Ortadoğu’daki savaşların sona ermesi sadece siyasi istikrar açısından değil, dünya ekonomisinin yeniden öngörülebilir bir zemine kavuşması açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü petrol fiyatları yükselirken bile ekonomilerin daralabildiği bir dönemde, asıl ihtiyaç duyulan şey yüksek fiyat değil, kalıcı istikrar ve sürdürülebilir büyümedir.