Dijitalleşmeyi yalnızca teknolojik gelişmeler üzerinden ele almayan eser; teknolojinin insan zihni, dikkat, bellek, benlik algısı, toplumsal ilişkiler ve anlam arayışı üzerindeki etkilerini felsefi, psikolojik, sosyolojik, antropolojik, tarihsel ve etik boyutlarıyla inceliyor. Yapay zekâdan sosyal medyaya, dezenformasyondan mahremiyete ve teknoloji bağımlılığından dijital eşitsizliklere uzanan geniş bir alanı ele alan kitap, dijital çağın insan ve toplum üzerindeki dönüşümünü sorguluyor. Prof. Dr. Zihni Tunca ile yeni kitabı, dijitalleşmenin görünmeyen etkileri ve teknoloji-insan ilişkisi üzerine konuştuk.
“Dijital Çağın Ontolojisi” nasıl bir kitap, genel olarak hangi konuları kapsıyor?
Bu kitap, dijitalleşme kavramını yalnızca yeni teknolojilerin ortaya çıkışı veya gündelik hayatımıza yeni araçların girmesi olarak ele almıyor. Bu kitap, teknolojinin insanın düşünme biçimini, dikkatini, belleğini, benlik algısını, toplumsal ilişkilerini ve anlam arayışını nasıl dönüştürdüğünü sorgulamaya yönelik eleştirel bir bakış açısı sunmayı amaçlıyor. Bu nedenle konuya tek bir disiplinin penceresinden bakmak yeterli değildi. Kitapta teknolojinin felsefi, psikolojik, sosyolojik, antropolojik, tarihsel ve etik boyutlarını birlikte değerlendirmeye çalıştım. Platform kapitalizminden yapay zekâya, dezenformasyondan teknoloji bağımlılığına, dijital eşitsizliklerden mahremiyete kadar uzanan geniş bir tartışma alanı bulunuyor. Kitabın ana fikri, dijitalleşmenin yalnızca teknik bir dönüşüm olmadığıdır. Dijitalleşme, insanın kendisini, toplumsal ilişkilerini ve gerçekliği anlamlandırma biçimini yeniden kuran varoluşsal bir süreçtir. Bugün gerçekliğimizi büyük ölçüde ekranlar, algoritmalar, yapay zekâ sistemleri ve platformlar aracılığıyla deneyimliyoruz. Bu araçlar bizi bir taraftan güçlendirirken diğer taraftan edilgenleştirebiliyor. Bilgiye erişimimiz kolaylaşıyor fakat düşünme sorumluluğumuzu makinelere devretme riskiyle karşılaşıyoruz. Birbirimize küresel ölçekte bağlanırken algoritmik yankı odalarında birbirimizden uzaklaşabiliyoruz. Kitabın merkezinde bu ikilik bulunuyor.
Bu kitap ile ulaşmak istediğinizokuyucu kitlesi kimlerden oluşuyor?
Kitabı yalnızca teknoloji uzmanlarına veya akademisyenlere yönelik olarak yazmadım. Dijital çağın etkilerini kendi yaşamında hisseden herkes bu kitabın muhatabıdır. Sosyal medya kullanan, akıllı telefonundan ayrı kalamayan, yapay zekâ uygulamalarından yararlanan, çevrim içi bilgi akışında doğruyla yanlışı ayırt etmeye çalışan her okur kitapta kendisinden bir parça bulabilir. Bu nedenle teknik terminolojinin ve yoğun dipnotların hâkim olduğu bir anlatı yerine sade ve akıcı bir dil tercih ettim. Tarihsel olayları, güncel örnekleri, kültürel göndermeleri ve edebî anlatıları kullanarak farklı kesimlerden okurların takip edebileceği bir metin oluşturmaya çalıştım.

Kitapta mitolojiden felsefeye, edebiyattan teolojiye uzanan oldukça geniş bir düşünsel kaynak alanı bulunuyor. Neden böyle bir anlatım biçimi tercih ettiniz?
Çünkü dijital çağda karşılaştığımız sorunların bütünüyle yeni olmadığını düşünüyorum. Teknolojik araçlar değişse de insanın güç, hakikat, haz, özgürlük, görünürlük, denetim ve anlamla ilişkisi çok eski sorular etrafında şekillenmeye devam ediyor. Mitoloji, felsefe, edebiyat, tarih ve teoloji, bu temel insani meselelerin farklı dönemlerde nasıl tecrübe edildiğini gösteren güçlü düşünsel hafıza alanlarıdır. Kitabı yalnızca teknik kavramlara veya güncel platformlara dayalı bir inceleme şeklinde kursaydım dijital çağın varoluşsal derinliğini yeterince ortaya koyamazdım. Bu yüzden geçmişin anlatılarıyla günümüzün dijital sorunları arasında köprüler kurmaya çalıştım. Amacım eski metinleri bugüne zorla uyarlamak değil, insanlığın değişen araçlar karşısında benzer ahlaki ve varoluşsal sınavlardan geçtiğini göstermekti.
Zweig, Tolstoy, Postman, Orwell, Gogol ve Goethe gibi isimler kitapta hangi işlevi üstleniyor? Bunlar birer edebî süs mü, yoksa düşünsel yöntemin parçası mı?
Bu göndermeler anlatımı zenginleştiren birer süs olmanın ötesinde, kitabın düşünsel yönteminin parçalarıdır. Her isim, dijital çağın farklı bir yönünü görünür hâle getirmesi açısından önem taşıyor. Örneğin, Stefan Zweig’ın telgrafın insanlıkta yarattığı hayreti anlatması, iletişim teknolojilerinin zaman ve mekân algısını nasıl dönüştürdüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. Tolstoy’un çocuğa zahmetsiz başarı kazandırırken belleğini zayıflatan “sihirli tohum” anlatısı, teknolojik kolaylık ile bilişsel körelme arasındaki ilişkiyi somutlaştırıyor. Neil Postman’ın bilginin eğlenceye dönüşmesine ilişkin eleştirileri, günümüzün sosyal medya ve kısa içerik kültürünü anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Orwell’in eserleri gözetim, propaganda, sansür ve hakikatin siyasal olarak yeniden üretilmesi sorunlarına ışık tutuyor. Gogol’un Portre öyküsünde kişilerin oldukları gibi değil, görünmek istedikleri biçimde resmedilmek istemeleri, günümüzdeki filtre kültürünün ve dijital benlik inşasının tarihsel bir benzerini sunuyor. Goethe’nin Büyücü Çırağı ise insanın harekete geçirdiği fakat sonuçlarını denetleyemediği gücün alegorisi olarak yapay zekâ tartışmalarına güçlü bir giriş sağlıyor. Dolayısıyla bu örneklerin, günümüz teknolojik sorunlarını daha geniş bir insanlık deneyimi içinde okuyabilmemizi sağlayan düşünsel mercekler olduğunu söyleyebiliriz.
Antik Çağ’dan Sokrates, Platon ve Ezop gibi isimlerle günümüzün dijital sorunları arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Sokrates’in yargılanması ve ölümü, hakikati söylemenin bedelini ve çoğunluğun farklı düşünceler karşısındaki tahammülsüzlüğünü gösteren tarihsel bir örnektir. Antik Atina’daki dışlama mekanizmalarıyla günümüzdeki siber zorbalık ve dijital linç, hesap askıya alma ve çevrim içi topluluklardan dışlama pratikleri arasında yapısal benzerlikler kurulabilir. Araçlar değişmiş olsa da farklı düşünceyi susturma eğilimi varlığını sürdürmektedir. Platon’un Phaidros diyaloğunda yazının belleği zayıflatabileceğine ilişkin tartışma ise teknolojinin insanın zihinsel yetenekleri üzerindeki etkisine dair kaygıların yapay zekâyla başlamadığını gösteriyor. Bugün belleğimizi ve düşünsel üretimimizi dijital araçlara devretmemiz, geçmişte yazı karşısında dile getirilen kaygıların yeni bir biçimde gündeme gelmesine yol açıyor. Ezop’un hakikat ile yalan arasındaki mücadeleyi anlatan masalları da dezenformasyon çağını anlamamıza yardımcı oluyor. Bu örnekler, dijital çağın sorunlarının teknolojik bakımdan yeni, insani ve ahlaki bakımdan ise oldukça eski olduğunu gösteriyor.
Bu kadar farklı düşünür ve esere başvurmak, kitabın sade ve geniş bir okur kitlesine hitap etme amacıyla çelişmiyor mu?
Aksine, bu göndermelerin soyut meseleleri daha anlaşılır hâle getirdiğini düşünüyorum. Dijital bağımlılık, algoritmik denetim veya bilişsel boşaltım gibi kavramlar tek başlarına ele alındığında genel okuyucu kitlesi için teknik ve karmaşık görünebilir. Fakat Tolstoy’un sihirli tohumu, Ezop’un masalları, Gogol’un portresi veya Goethe’nin durdurulamayan süpürgesi üzerinden anlatıldığında okurun zihninde daha canlı bir karşılık bulabiliyor. Bu yüzden kitapta ağır teknik açıklamalar yerine tarihsel olaylardan, kültürel göndermelerden ve edebî anlatılardan yararlandım. Okurun yalnızca bilgi edinmesini değil, anlatılanlarla kendi hayatı arasında bağ kurmasını hedefledim. Edebiyat ve felsefe burada konuyu ağırlaştıran değil, dijital çağın karmaşık meselelerini insani deneyime yaklaştıran araçlardır.

Kitabınız teknoloji karşıtı bir çağrı olarak okunabilir mi?
Hayır. Kitabın temel yaklaşımı asla teknolojiyi bütünüyle reddetmek değildir. Aksine, teknoloji insanın hayatını kolaylaştıran, bilgiye erişimini genişleten ve yeni iletişim imkânları sunan güçlü bir araçtır. Fakat teknolojik konforun görünmeyen bedellerini de tartışmamız gerekir. İhtiyacımız olan şey, teknolojiyle ilişkimizi etik, felsefi ve insani ilkeler doğrultusunda yeniden düşünmektir. Dikkat ekonomisinden dikkat ekolojisine, bilinçsiz tüketimden bilinçli bağlılığa geçebilmeliyiz. Teknoloji insanı yönlendiren mutlak bir güç değil, insanın amaçları ve değerleri doğrultusunda şekillendirebileceği bir alan olmalıdır.
Sonuç bölümünde kapanışı neden Sisifos örneği ile yaptınız, okurun kitabı bitirdiğinde hangi soruyla baş başa kalmasını istiyorsunuz?
Yunan mitolojisinde Sisifos, tanrılara karşı geldiği için sonsuza değin büyük bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılır. Tepeye ulaştığı anda kaya tekrar aşağı yuvarlanarak baştan başlaması gerekmektedir. Bizler de dijital çağda aynı kayayı teknoloji sayesinde daha hızlı, daha konforlu ve daha akılcı biçimde yukarı taşımaya çalışıyoruz. Fakat teknoloji varoluşsal sorularımızı ortadan kaldırmıyor; aksine onları daha da görünür hâle getiriyor. Bu nedenle belirleyici olan kayanın ağırlığı değil, onu hangi anlam ufkuna doğru taşıdığımızdır. Teknolojik gelişmeleri bilinçli, adil ve insani bir yönelimle şekillendirebilirsek dijital çağı yalnızca bir bağımlılık ve edilgenleşme süreci olmaktan kurtarabiliriz. Nihayetinde, okurun kitabı bitirdiğinde şu soruyu kendisine yöneltmesini beklerim: “Teknolojiyi ben mi kullanıyorum, yoksa dikkatimi, tercihlerimi ve varoluş biçimimi artık teknoloji mi belirliyor?”




