Yaşadığımız çağın en acı gerçeği şuydu;

"Siyonistlerin, Ortadoğu’yu ve topraklarımızı ele geçirmek üzere kurdukları hain planları biliyor ve isyan ediyorduk ama bu pasif isyan direnişimizi, onlara ait işletim sistemlerini kullanarak, bizzat onların üretip elimize tutuşturdukları telefonlarla dile getiriyor, öfkemizi ve derdimizi yine bizzat siyonistlerin kurdukları sosyal medya platformlarından paylaşıyorduk."

Tüm duygularımızı ilk önce onlara aktarıyor, tüm yazışmalarımızı okumalarına, tüm anılarımızı depolamalarına müsaade ediyorduk.

Sadece bunlarla kalmıyor, konumumuzu, projelerimizi, siyasi ve ticari bilgilerimizi ve tüm tercihlerimizi bilmelerine ve hatta yönetmelerine göz göre göre müsaade ediyorduk.

Eğer geride bıraktığımız 50 yılda, siyonistler tarafından topraklarımız üzerinde kurulan hain planların, gün be gün hayata geçirildiğine inandıysak, sosyal medya platformlarının birkaç genç tarafından kurulduğuna inanmış olmamız da ayrıca üzücüydü...

Bir masala inanmış ya da inandırılmış olmak masum bir durum, anlaşılır ve kabul edilmesi mümkün.

Ancak bile isteye tuzağa düşmeye devam etmemiz öğrenilmiş çaresizlik mi yoksa konfor alanımızdan vazgeçmemek miydi?

Bir sonraki aşamaya geçersek "bu zamana kadar biz neden harekete geçmedik?" diye sorabiliriz.

Bir sonraki soru; "hadi geçmedik bu saatten sonra neden hala bir şeyler yapmak için harekete geçmiyorduk?"

Yanı başımızda bombalar patlarken, sesleri neredeyse kulağımıza kadar geliyorken ve bir sonraki hedefin ne olduğundan adımız gibi eminken bu rahatlığımızın sebebi neydi, bilmiyorduk...

Bir işletim sistemi yapmak ne kadar zor olabilirdi?

Zordu evet ama en gerekli ihtiyaçların en başında geliyordu.

Çinliler teknolojide ve iletişimde kendi cihazlarını ve işletim sistemlerini yapmış, esarete ramak kala kendilerini kurtarmıştı.

Yaşadığım dönemde, yaşadığım ülkede, sosyal medya erişimi yalnızca 2 gün engellendiğinde bile adeta isyan çıkıyor, insanların psikolojileri bozuluyordu.

Gerçi sosyal medya platformları sistematik bir şekilde psikolojimizi bozuyordu ama yokluğu daha büyük bir eksiklik olduğu için adeta tramvalara dönüşüyordu.

İlk başta vurguladığım "vatan topraklarımızı ele geçirmek için siyonistlerin yaptıkları hain plan" kavramının "teknoloji ve iletişim" bağlamında değerlendirilmesi için gerçekçi ve somut delillere dayanması gerekiyordu.

Somutlaştırarak devam edelim...

Ortalama son 20 yıldır merak ettiğimiz her şeyi Google’a soruyor, ücretli linkleri en önde görüyor, algoritmanın sıraladığı linklerden bilgiler alıyorduk.

Bu alışkanlığımız değişmeye başladı.

2026 yılında, şu an, Kuran-ı Kerim'de anlamını merak ettiğimiz bir ayeti bile yapay zekaya soruyor, verilen yanıtları okuyor, o yanıtlara inanıyor ve haşa o yanıtlara göre iman ediyoruz.

Yani algoritmanın sıraladığı linklere tıklayarak, güvendiğimiz kaynaklardan bilgi almayı hayatımızdan yavaş yavaş çıkarıyoruz. Özetlenmiş paket cevapları okumak bize daha kolay geliyor.

Çağımızın en büyük mucizesi ve hazinesi olan Kuran-ı Kerim'le ilgili danıştığımız mecra bile maalesef yine siyonistlerin kontrolünde olan yapay zeka uygulamaları olmaktan kurtulamıyor.

Bu zihniyet belki bugünlerde kutsal kitabımızla ilgili hayal ettikleri manipülasyonları yapamıyor ama bu platformlara bağımlılığımız arttıkça, diğer taraftan bölgesel şiddetlerine maruz kalıp, daha fazla hakimiyetleri altına girersek değerlerimiz üzerinden yapabilecekleri dezenformasyonlarını az çok hayal edebiliyoruz.

Olur ya, bu yazıyı 100 yıl sonra biri okuyacak olursa; 2026 yılına kadar yaşadıklarımızı kısmen özetlemiş oluyoruz.

İnşallah asırlar sonra öngörülerimiz ütopik kalmış olur ve ülkemiz hem iletişim teknolojileri anlamında hem de sınırlarımızın refahı anlamında tam bağımsız ve güçlü kalmaya devam eder.