Geçtiğimiz günlerde yapay zekâ ile ilgili dikkatimi çeken bir haber vardı. Haberde, Fransa'da kitaplara “insan ürünü” etiketi verilmeye başlandığı, İngiltere'de "organik edebiyat" sertifikası konuşulduğu, ABD'de ise binlerce yazar tarafından kitaplarının insan eliyle yazıldığını belgeleyen sertifikalar alındığı ifade ediliyor. Haberde ayrıca yapay zekâ kullandığından şüphelenilen bazı yazarlardan edebiyat ödüllerinin geri alındığı, bazı kitapların ise satıştan çekildiği de belirtiliyor.
Yayın dünyasında bu sahicilik arayışlarını destekleyen görüşe göre insani duygular, sezgi ve derin kurgunun yapay zekâ tarafından tam olarak taklit edilebilmesi mümkün değil. İlk bakışta bu görüşü makul bir koruma refleksi olarak düşünebiliriz. Yine de insan düşünmeden edemiyor: Bir korkuyu, onu gidermeyi vaat eden yeni bir sektöre mi çeviriyoruz? Bu nitelikte bir sertifikayı hangi otorite hangi kriterlere göre verebilir? Bir yazarın "yapay zekâ kullanmadım" demesi ne doğrulukta ispatlanabilir? Bu soruların yanıtı henüz net değil. Tamam, amiral gemisi durumundaki bazı geliştirici şirketler, yapay zekâ araçlarıyla oluşturulan metinlere gizli izler bırakacağını duyurdu, ancak o şirketler bile bu izlerin rahatlıkla değiştirilebileceğini ya da yok edilebileceğini itiraf ediyor.
Teknolojik gelişmelerin önümüze çıkardığı sorunların çağlar geçse de özünde benzerlikler barındırdığını bu köşede defalarca belirtmiştim. Bu noktadan bakınca, yukarıda özetlediğim tartışmaların da bize hiç yabancı olmadığını söyleyebilirim. Çünkü, “Eseri gerçekte kim üretti?” sorusu yakın geçmişte kitaplardan müziğe kadar pek çok alanda sıkça karşımıza çıkmıştı.
Kitaplardan başlarsak, bunun yaygın olarak kullanılan bir adı bile var: Hayalet yazar (ghostwriter), yani bir eseri fiilen yazmasına rağmen adı ne kapakta ne de başka bir yerde geçmeyen kişi. Örneğin, “Carolyn Keene” imzasıyla yayımlanan Nancy Drew romanlarının aslında arka arkaya farklı yazarlar tarafından yazdığı biliniyor. “Franklin W. Dixon” adıyla çıkan Hardy Boys serisi de bir yayınevi bünyesinde çalışan hayalet yazarların ürünüdür. Klasikler arasında yer alan Alexandre Dumas'nın “Üç Silahşörler” ve “Monte Cristo Kontu” gibi başyapıtlarında Auguste Maquet adlı bir ortak yazarın katkılarının olduğu da kayıtlara giren örnekler arasında yer alıyor. Bugün bile pek çok ünlü ismin anı kitaplarının arkasında çoğu zaman bir hayalet yazar vardır. Kapakta sadece ünlü kişinin isim görünse de metin çoğunlukla hayalet yazar tarafından kaleme alınmıştır.
Müzik sektöründeki durum da bundan farklı sayılmaz. Geçmişte, Boney M'in sahnedeki erkek figürü Bobby Farrell'i herkes tanırdı. Oysa kayıtlardaki erkek vokallerin asıl sahibi, grubun yapımcısı Frank Farian'dı. C+C Music Factory'nin “Gonna Make You Sweat” şarkısının vokalisti Martha Wash olmasına rağmen, klipte Zelma Davis şarkıyı söylüyormuş gibi yapıyordu. Çünkü, yapımcılar Wash’ın dış görünümünü pazarlanabilir bulmadıkları için onu seyircinin karşısına çıkarmamayı tercih etmişti.
80'lerin en çok dinlenenleri arasında yer alan Modern Talking ve Mill Vanilli grupları ise bu sorunun belki de en çok konuşulan örneği oldu. Modern Talking’in şarkılarına damga vuran sesler, grubun solistlerine değil, üç farklı stüdyo vokalistine aitti. Vokalistler sesleri katman katman kaydediyor, solistler ise sahnede bu kayıtların üzerine playback yapıyordu. Durum yıllar sonra ortaya çıktı ve 2001'de vokalistlerin dava açması sonucunda plak şirketi tazminat ödemeyi kabul etti. Aynı yıllarda Milli Vanilli grubunda yer alan solistlerin de şarkılarını kendilerinin söylemediği ortaya çıktı. İkili sahnede sadece dudak oynatıyordu. Durum ortaya çıktığında, kazandıkları Grammy ödülünü geri vermek zorunda kaldılar ve hayranlar tarafından toplu davalar açıldı. Bu ifşalar, o dönem özellikle Avrupa’da playback yapan pop gruplarına karşı bir şüphe dalgası başlattı. Nihayetinde gerçekler er ya da geç gün ışığına çıkıyordu.
Benzer bir durum günümüzde çok daha büyük ölçekte yapay zekâ müziğinde de yaşanıyor. Aktarılan güncel verilere göre dijital platformlarda yayınlanan yeni şarkıların yaklaşık yüzde 38,5'inde yapay zekâ izi bulunuyor. Bu şarkıların yüzde 23'ü tamamen yapay zekâ ürünü, gerisi insanların yapay zekâ araçlarını melodi, vokal ya da aranje için kullandığı hibrit çalışmalardan oluşuyor. Olayın hukuksal yansımaları ise 80'lerde olduğu gibi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı bile. Universal ve Warner gibi büyük plak şirketleri, Suno ve Udio'ya açtıkları davaların bir kısmını lisans anlaşmaları ve gelir ortaklıklarıyla çözmüş görünüyor. Alman lisans kuruluşu GEMA'nın açtığı davada Münih Bölge Mahkemesi’nin, Suno'nun telifli eserleri izinsiz kopyalayarak modelini eğittiğine hükmettiği ifade ediliyor. Sony Music'in Suno'ya karşı açtığı, 9 milyar dolarlık tazminat davası ise sürüyor.
Günümüzde yaşanan bu krizin 80’lerden farkı ise sektörde şeffaflık ihtiyacının daha hızlı bir şekilde belirginlik kazanmış olması. YouTube Music, üretken yapay zekâdan yararlanılarak oluşturulan şarkıların oynatma ekranına “YZ ile üretilmiştir” etiketi koymaya başladı ve şarkıları “tamamen YZ”, “kısmen YZ” ve “YZ içermeyen” diye üçe ayırıyor. Autotune ya da mastering gibi klasik teknik araçlar ise bu etiketlerin dışında tutuluyor. İşte bu sınır çizgisi bizi yeniden Modern Talking örneğine götürüyor: Stüdyoda katman katman kaydedilen bir vokal insan ürünü kabul edilmeli midir? Ya da bilgisayarla güçlendirilen bir ses kaçıncı katmanda sahte olur? Benzer sorular bir esere YZ ile insan katkısı arasındaki ince çizgiyi belirlemenin güçlükleri arasında yer alıyor.
Şimdi yazının başında değindiğimiz, günümüzde kitap piyasasına yaşanan benzer tartışmalara bu açıdan tekrar göz atalım. Müzik sektörü üretim patlamasının ardından etiketlemeye geçerken, kitap dünyasının şüphe, ödül ihraçları ve satıştan çekme gibi sert tepkilerle denetimlere başlaması benzer tepkiler olarak düşünülebilir. Bu bağlamda; Fransa, İngiltere ve ABD'de üretilen “organik edebiyat” sertifikaları müzikteki etiketlerin edebiyattaki karşılığı olarak karşımıza çıkıyor. Her iki alanda da ortak payda aynı aslında. Şu anda yaşananların temelinde okur ya da dinleyiciye, karşısındaki eserin arkasında kimin olduğunu tüm şeffaflığıyla aktarma çabaları yer alıyor.
Bu noktada asıl meselenin cevaplar değil, soruların kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sorulardan hiçbirine henüz ortak bir yanıt verilemediğini görüyoruz. İnsanla yapay zekâ desteği arasındaki ayrımı gerçekten yapmak zorunda mıyız, yoksa bu gereklilik bir korkunun ürünü mü? Bir eserde bize dokunan şey eserin kendisi mi, yoksa onu kimin yarattığı bilgisi mi? Aynı romanı yapay zekânın yazdığını sonradan öğrensek, okurken yaşadığımız duygu geçmişe dönük olarak değişir mi? Yapay zekâ kendi başına başarılı bir eser çıkaramaz mı? İleride yapay zekâ klasikleri görebilir miyiz mesela? Peki ya bir şarkının sözlerini yapay zekâ yazıp melodiyi insan besteleyince ya da insan kendi sesini yapay zekâya öğretip onunla albüm yapınca, bu eser kimin olur? Bir şarkıyı sevip sonra onun yapay zekânın eseri olduğunu öğrenince sevgimizi geri mi almalıyız?
Kuralları kimin koyacağı sorusu da aynı ölçüde cevap bekleyen sorular arasında yer alıyor. Edebi eserlerde yapay zekâ kullanımına dair bir kural konmalı mı? Bu kurallar küresel düzeyde mi olmalı, yoksa bunu devletler mi, yayıncı birlikleri mi, ödül jürileri mi, yazar meslek örgütleri mi, platformlar mı belirlemeli? Okurlara görüşü sorulmalı mı? Sınırları belirleyen ayırım ne olmalı; yazım denetimi mi, fikir ve karakter geliştirme aşaması mı, yoksa eserin tamamı mı? Okur beğendiği eseri kimin yazdığını ayırt edemezse, bu durum eserin sahibini önemsiz bir konuma düşürür mü? Yoksa tam tersine, insan emeğinin olduğu bilgisi bir eseri daha mı değerli kılar? Peki bu değer edebi bir değer mi, yoksa tıpkı organik bir domates gibi pazarlama değeri mi? 80'lerin vokalistleri gibi, görünmeyen emek bu kez de yapay zekânın eğitildiği kitapların asıl yazarları olarak göz ardı mı edilecek? Ve daha nice sorular, sorular…
Özetle, tablo şu: Bir tarafta 80'lerde sesini başkasının ödünç verdiği, sahnede dudak oynatan ya da arka planda görünmeden şarkı söyleyen sanatçılar var; diğer tarafta bugün insan eliyle yazıldığı belgelenen kitaplar ile “YZ ile üretilmiştir” etiketi taşıyan şarkılar. Aradaki yaklaşık otuz altı yılda çıkardığımız tek ders, sorunun “kim yaptı” olarak sorulması gerektiği olurken; “neden”, “ne kadar” ve “nasıl” soruları cevapsız bırakıldı. Okurun bu sorulara ortak bir cevabı olmadığı gibi dinleyicinin de yok.
En nihayetinde, “organik” ifadesinin eser sahibi, sektör ve dinleyici/okuyucu açısından sağlayacağı değeri açıkça ortaya koyabilmemiz lazım. O yüzden kişisel kanaatime göre bu aşamada en doğru davranış, yapay zekâ kullanımına yönelik bir etiket ya da kural koymak değil, bu soruları daha en baştan açıkça sorup, içtenlikle cevaplandırabilmek olmalıdır.
Milli Vanilli'nin ve Modern Talking'in hikâyesi, gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıktığını ve o gün geldiğinde bedelin çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu kez gerçeği mahkemeye bırakmadan, dijital çağda okur ve dinleyicinin beklentilerini daha yakından anlayabilmemiz gerekiyor. Özellikle de, bizi bir esere bağlayan şeyin onu kimin yarattığı mı, yoksa bize ne hissettirdiği mi olduğu sorusuna cevap bulmadan bu sorunu çözmemiz pek mümkün görülmüyor!