İlginç bir benzetmeyle başlayalım: Sosyal ağlardan edindiğimiz bilgilerin önemli bir kısmı, bir bakıma genetiğiyle oynanmış gıdalara benziyor.
Önünüze paketlenmiş, işlenmiş ve tüketilmeye hazır bir ürün konuyor. Size bunun güvenli olduğu söyleniyor. Fakat o ürünün hangi aşamalardan geçtiğini, içeriğine neyin neden eklendiğini ve uzun vadede nasıl bir etkisi olacağını değerlendirebilecek bilgiye sahip değilseniz, çoğu zaman yapabileceğiniz en kolay şey size söylenene inanmak oluyor.
Sosyal medyada da benzer bir mekanizma işliyor.
Bir görüntü, birkaç çarpıcı cümle, etkileyici bir müzik, kırmızı daire içine alınmış bir ayrıntı ve altına eklenen “Bunu size kimse anlatmaz” cümlesi...
İşte size tüketime hazır bir “bilgi”.
Üstelik dezenformasyon her zaman bütünüyle yalandan oluşmak zorunda değil. En etkili olanı, gerçeğin bir parçasını alıp onu eksik bağlam, yanlış neden-sonuç ilişkileri ve sahte kanıtlarla yeniden paketleyendir. Böylece zihninizi bulandırabilir, düşüncelerinizi şekillendirebilir ve zamanla belirli konulardaki tutumlarınızı fark ettirmeden etkileyebilir.
Geçtiğimiz hafta sonu Antalya'da bunun güzel bir örneğiyle karşılaştık.
Gökyüzünde yoğun bir uçak trafiği vardı. Yüksek irtifada seyreden uçakların arkalarında bıraktıkları ince beyaz izler, farklı yönlerde birbirini kesiyor ve gökyüzünü neredeyse kareli bir defter sayfasına çeviriyordu.
Yanımdaki arkadaşıma gökyüzünü gösterip şakayla karışık şöyle dedim:
“Chemtrailciler bugün bayram yapacak. Birazdan sosyal medyada ‘Antalya gökyüzünden ilaçlanıyor’ paylaşımları başlar.”
Yanılmadım.
Takip eden günlerde Antalya semalarında görülen bu izlerle ilgili çok sayıda sosyal medya paylaşımına, hatta konuyu haberleştiren içeriklere rastladım.
Peki nedir bu “chemtrail”?
Pandemi döneminde de oldukça görünür hâle gelen bu komplo teorisi, yüksek irtifada uçan uçakların geride bıraktığı beyaz izlerin sıradan yoğunlaşma izleri olmadığını; insanların, doğanın veya atmosferin üzerinde birtakım amaçlarla kullanılan gizli kimyasal maddeler içerdiğini öne sürüyor.
Oysa burada ilginç olan, gökyüzünde gördüğümüz şeyden çok, gördüğümüz şeyi nasıl yorumladığımız.
Çünkü uçakların yüksek irtifada bıraktığı beyaz izlerin nasıl meydana geldiğini öğrenmek zor değil. Uçak motorlarından çıkan sıcak ve nemli gazların çok soğuk üst atmosfer koşullarıyla karşılaşması sonucunda su buharı yoğunlaşıp donarak küçük buz kristalleri oluşturabiliyor. Atmosferdeki sıcaklık ve nem koşullarına bağlı olarak bu yoğunlaşma izleri kısa sürede kaybolabildiği gibi uzun süre gökyüzünde kalıp yayılabiliyor da.
Fakat bilimsel açıklamanın önemli bir dezavantajı var: Genellikle komplo teorisi kadar heyecan verici değil.
“Atmosferik koşullar nedeniyle oluşan yoğunlaşma izi” pek fazla etkileşim getirmez.
Ama “Gökyüzünde ne yaptıklarına bakın!” cümlesi getirir.
Çünkü sosyal ağların ekonomisi çoğu zaman doğru bilginin değil; dikkatin ekonomisidir. Şaşırtan, korkutan, öfkelendiren ve kuşku uyandıran içerik, sakin bir bilimsel açıklamadan çok daha hızlı dolaşıma girebilir. Bir iddianın binlerce kez paylaşılması da zamanla onun doğruluğunun kanıtıymış gibi algılanmasına neden olabilir.
İşte tam bu noktada enformasyon ile bilgi arasındaki fark önem kazanıyor.
Gökyüzünde çok sayıda beyaz çizgi görmek bir enformasyondur.
“Bugün bölgede yoğun uçak trafiği var” demek başka bir enformasyondur.
Bu izlerin hangi atmosfer koşullarında oluştuğunu öğrenmek ise bilgidir.
“Bizi uçaklarla zehirliyorlar” demek ise artık yalnızca gördüğünüz şeyi aktarmak değildir; gördüğünüz şeye bir neden atfetmektir. Ve tam da bu nedenle kanıt gerektirir.
O gün yanımdaki arkadaşıma gökyüzünde oldukça yüksek irtifada ilerleyen ve arkasında belirgin bir beyaz iz bırakan uçaklardan birini gösterdim. Ardından FlightRadar üzerinden uçağın rotasına baktık.
Bir anda gökyüzündeki gizemli beyaz çizginin arkasında çok daha sıradan bir gerçeklik belirdi: Nereden kalktığı, nereye gittiği ve hangi rotayı izlediği görülebilen tarifeli bir hava trafiği.
Aslında yapılması gereken çoğu zaman bundan fazlası değil.
Her gördüğümüz iddiayı çürütmek için konunun uzmanı olmamız gerekmiyor. Bazen yalnızca ikinci bir kaynağa bakmak, görüntünün ne zaman ve nerede çekildiğini araştırmak, iddianın dayandığı kaynağı bulmak ya da “Bunun başka bir açıklaması olabilir mi?” diye sormak bile yeterli.
Çünkü dezenformasyona karşı en güçlü savunma, her şeyi bilmek değildir.
Şüphe etmeyi doğru yerde öğrenmektir.
Ne var ki burada küçük ama önemli bir ayrıntı var: Şüphecilik, önümüze çıkan her şeye inanmamak kadar, hoşumuza giden açıklamaya da hemen inanmamaktır. “Resmî açıklamalara inanmıyorum” deyip sosyal medyada hiç tanımadığımız bir hesabın iddiasını hiçbir kanıt aramadan kabul etmek, şüphecilik değildir. Yalnızca güven duyduğumuz kaynağı değiştirmektir.
Bugünün dünyasında bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay. Fakat aynı nedenle, yanlış bilgiye ulaşmak da hiç olmadığı kadar kolay.
Bu yüzden artık asıl mesele bilgiye erişebilmek değil, önümüze gelen şeyin bilgi olup olmadığını anlayabilmek.
Gökyüzündeki beyaz çizgiler bir süre sonra dağılıyor.
Asıl dikkat etmemiz gereken, ekranda gördüğümüz birkaç görüntünün ve birkaç iddialı cümlenin zihnimizde bıraktığı izler.
Çünkü uçakların arkasında bıraktığı izleri rüzgâr silebilir.
Zihnimize bırakılan izleri ise ancak sorgulamak silebilir.