Teknolojik gelişmeler ve yenilikler insan hayatını kolaylaştırırken çoğu zaman daha önce karşılaşmadığımız sorunları da beraberinde getiriyor. Yeni bir malzeme, yeni bir üretim yöntemi ya da yeni bir ürün ilk ortaya çıktığında doğal olarak onun sağladığı yararlara odaklanıyoruz. Daha dayanıklı, daha hızlı, daha parlak ya da daha kullanışlı olması çoğu zaman yeterli görülüyor. Ancak bir yeniliğin gerçek bedelini anlamamız bazen yıllar, hatta yüzyıllar alabiliyor. Bugün güvenli kabul ettiğimiz pek çok uygulamanın gelecekte nasıl değerlendirileceğini bilmiyoruz. Geçmişe baktığımızda ise bu konuda oldukça çarpıcı örneklerle karşılaşıyoruz.Bunlardan biri, sanat tarihinin en önemli malzemelerinden biri olan kurşun beyazı, yani “whitelead”dir.
Bugün bir ressamın paletinde beyaz renk görmek son derece sıradan gelebilir. Oysa yüzyıllar boyunca iyi bir beyaz pigment elde etmek hiç de kolay değildi. Ressamların aradığı beyazın sıradan bir beyaz olması yetmiyordu. Yüzeyi iyi örtmesi, diğer renklerle kolayca karışması, ışığı güçlü biçimde yansıtması ve yağlıboyanın kurumasına yardımcı olması gerekiyordu. Kurşun beyazı ise bütün bu özellikleri bir arada sunuyordu.
Bu nedenle antik dönemlerden başlayarak Avrupa resim sanatının gelişiminde olağanüstü önemli bir yer edindi. Pek çok sanatçının eserlerindeki ışığın, ten renklerinin ve parlak vurguların oluşturulmasında bu pigmentten yararlanıldı. Örneğin, teknik incelemeler Vermeer’in İnci Küpeli Kız eserinde kurşun beyazını ışık ve hacim oluşturmak amacıyla kullandığını gösteriyor. Eski ustaların eserlerindeki ışığı ya daportrelerindeki aydınlık yüzeyleri bugün hayranlıkla izlerken, bu etkinin arkasında çoğu zaman kurşun içeren bir malzemenin bulunduğunu düşünmeyiz.
Üstelik üretim yöntemi de dönemin koşulları açısından oldukça yaratıcıydı. Kurşun levhalar sirke buharına maruz bırakılıyor, süreçte gerekli ısı ve kimyasal ortamın oluşması için organik maddelerden yararlanılıyordu. Levhanın yüzeyinde oluşan beyaz tabaka daha sonra ayrılıyor, kurutuluyor ve öğütülerek pigment haline getiriliyordu. Sonuç, ressamlar açısından son derece kullanışlı bir üründü.
Sorun ise tam da burada başlıyordu. Pigmentin hazırlanması, öğütülmesi ve kullanılması sırasında ortaya çıkan ince kurşun içeren tozların solunması mümkündü. Boya hazırlarken ellere bulaşan malzeme yiyeceklerle birlikte ağızdan alınabiliyordu. Bazı ressamların fırçalarının ucunu inceltmek amacıyla ağızlarına götürmeleri de maruziyeti artırabilecek alışkanlıklardan biriydi. Bugün temel iş sağlığı önlemleri olarak gördüğümüz el hijyeni, havalandırma, kişisel koruyucu donanım ve tehlikeli maddelerin kontrollü kullanımı ise o dönemin atölyelerinde çoğunlukla yoktu. Böylece güzelliğin üretildiği atölye, farkında olunmadan bir mesleki maruziyet alanına dönüşüyordu.
Kurşunun en önemli özelliklerinden biri, vücuda girdikten sonra etkisinin yalnızca o anla sınırlı kalmamasıdır. Başta kemikler olmak üzere farklı dokularda birikebilir ve sinir sistemi, böbrekler, dolaşım sistemi ve diğer organlar üzerinde zarar oluşturabilir. Üstelik etkiler her zaman ani ve kolay fark edilir biçimde ortaya çıkmaz. Uzun süre devam eden düşük düzeyli maruziyetler de zamanla ciddi sonuçlara yol açabilir.
Ressamların sağlık sorunları ile kullandıkları malzemeler arasında bir ilişki olabileceğinin fark edilmesi aslında oldukça eskiye uzanıyor. İş ve meslek hastalıkları konusunda öncü kabul edilen hekimlerden Bernardino Ramazzini, ressamların sağlığının kullandıkları pigmentlerden etkilenebileceğine yüzyıllar önce dikkat çektiği biliniyor. Ressamlarda görülen solgunluk, karın ağrıları, güçsüzlük, titreme ve çeşitli sinir sistemi sorunları zaman içinde “ressam koliği” gibi ifadelerle anılmaya başladı.
Sanat tarihinde bazı ünlü isimlerin yaşadığı sağlık sorunlarının da kurşun maruziyetiyle ilişkili olabileceği düşünülüyor. Michelangelo, Goya ve Van Gogh bunların en bilinenleri arasında yer alıyor. Örneğin, pek çok sanat tarihçisi Van Gogh’un epilepsi ve bipolar bozukluktan muzdarip olabileceğini düşünse de, kurşun zehirlenmesinin sanatçının hezeyan ve halüsinasyonlarına katkıda bulunmuş olabileceğini savunan araştırmacılar da var.Çünkü sanatçının, muhtemelen kurşunun ağızda bıraktığı tatlımsı tat nedeniyle fırçalarını emdiği biliniyor.
1820 tarihli ünlü otoportresinde kendini doktoru tarafından kucaklanırken resmeden Goya’nın ise zaman zaman boyalarını doğrudan parmaklarıyla tuvale uygulama alışkanlığı sebebiyle kabızlık, el titremesi, uzuvlarda güçsüzlük, körlük, vertigo ve kulak çınlaması gibi sorunlar yaşamış olabileceği düşünülüyor.
Benzer bir şekilde, Beethoven’a ait saç örneklerindeki kurşun yoğunluğunun yüksek kurşun içeren Macar şarapları, kurşunlu kalemleri ısırma alışkanlığı ve kurşun içerikli ilaçlardan kaynaklanmış olabileceği ifade ediliyor.
Ancak geçmişte yaşamış bir kişinin hastalıklarına bugünden kesin tanılar koymanın mümkün olmadığını unutmamak gerekir. Bir sanatçının yaşadığı ruhsal ya da fiziksel sorunları yalnızca kullandığı malzemelere bağlamak, karmaşık bir yaşam öyküsünü tek bir nedene indirgemek anlamına gelebilir.
Buna karşılık çok daha belirgin vakalar da mevcut. Örneğin, Brezilyalı ressam Cândido Portinari’nin kurşun zehirlenmesi yaşadığı tıbbi olarak kayıtlara geçmiştir. Doktorlarının kullandığı boyaları değiştirmesini istemesine rağmen sanatından ve alıştığı malzemelerden vazgeçmekte zorlanması isesorunun belki de en çarpıcı taraflarından biridir.
Kurşun beyazının tehlikeleri anlaşıldıkça daha güvenli alternatifler geliştirildi. Çinko ve daha sonra titanyum temelli beyaz pigmentlerin yaygınlaşmasıyla ressamlar benzer görsel etkileri çok daha güvenli malzemelerle elde etmeye başladılar. Nihayetinde bu teknolojik dönüşümüngerçekleşmesi, insanlık tarihinde sıkça görüldüğü üzere,bilimsel bilginin ortaya çıkışı ile ihtiyaçlar arasındaki ilişkinin bir tezahürü olarak düşünülebilir.
Bu nedenle beyaz kurşun vakası yalnızca sanat tarihinden ilginç bir ayrıntı olarak görülmemeli. Onun hikâyesi, teknoloji ve yeniliğe nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunda da düşündürücü bir örnek oluşturuyor. Bir yeniliğin bize sunduğu faydayı genellikle hemen görebilsek de, maliyetini aynı hızla fark edemiyoruz. Bir ressam için yeni bir malzeme daha parlak bir renk, daha dayanıklı bir yapı veya daha hızlı bir üretim sağlayabilir. Bu görünür yararlar yeniliğin hızla benimsenmesine neden olur. Buna karşılık insan sağlığına, çevreye ya da gelecek kuşaklara verebileceği zararların ortaya çıkması çok daha uzun sürebilir.
Üstelik sorun fark edildiğinde bile geçmişte kullanılan malzemeler ortadan kaybolmuş olmuyor. Kurşun bunun çok iyi bir örneği. Eski boyalarda, yapılarda, toprakta ve çeşitli ürünlerde geçmiş kullanımın izleri uzun süre varlığını sürdürebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü bugün kurşuna maruz kalmanın özellikle çocuklar açısından önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ettiğini vurguluyor.
Bu yüzden de geçmişin bize verdiği en önemli uyarılardan biri, teknolojik bir yeniliğin ne kadar başarılı olduğunu değerlendirirken yalnızca bugün neyi kolaylaştırdığına değil, yarın geride ne bırakabileceğine de bakmak gerekiyor olmasıdır. Yapay zekâ teknolojilerine yönelik tartışmaların gündemden düşmediği günümüzde meseleye bu açıdan bakmakta yarar var…