Ekonomide kırılganlık çoğu zaman finansal dalgalanmalara bağlanır; oysa üretim omurgasında zayıflama başladığında bu dalganın etkisi çok daha sessiz ama çok daha derindir. Türkiye gibi büyümesini üretim, ihracat ve istihdam üçgeni üzerinden şekillendirmesi gereken bir ekonomi açısından imalattaki ivme kaybı artık sadece bir sektör sorunu değil, ekonomi genelini yavaşça içine çeken yapısal bir risk alanı hâline gelmiş durumda.
İmalatın zayıflaması, en başta kapasite kullanım oranlarıyla görünür hâle geliyor. Fabrikaların daha düşük kapasiteyle çalışması, tahsilat döngülerinin yavaşlaması, stokların artması ve yeni siparişlerin belirsizleşmesi, üretici kararlarını daha temkinli hâle getiriyor. Bu temkinlilik, yatırım iştahını baskılayan ilk mekanizma. Çünkü yatırım yapmak, geleceğe güvenmek demektir; belirsizlik arttıkça şirketler makinelerini yenilemek yerine ömürlerini uzatma yoluna gidiyor. Böylece üretim teknolojisi eskidikçe verimlilik kaybı kaçınılmaz hâle geliyor. Verimlilik kaybı, orta vadede maliyet baskısı oluşturuyor, maliyet baskısı ise fiyatlara yansıyarak enflasyonu yapışkanlaştırıyor.
İmalattaki bu yavaşlamanın bir diğer görünmez ama kritik etkisi, tedarik zincirinin katmanlı doğasında ortaya çıkıyor. Bir otomotiv firması üretimi kıstığında sadece bant işçileri değil, lastik üreticisinden kablo tedarikçisine, sac levha işleyicisinden nakliye şirketine kadar yüzlerce küçük ve orta ölçekli işletme de aynı anda daralma yaşıyor. KOBİ’ler için bu durum, finansmana erişim sorunlarını katlayan bir baskıya dönüşüyor. Zayıflayan sipariş akışı, nakit akışını bozan domino etkisi yaratarak ihracatçı firmaların dahi vadeli işlemlerinde risk yaratıyor. Ekonomi, tedarik zinciri üzerinden yayılan bu etkiyi çoğu zaman ancak sonuçlarını gördüğünde fark ediyor.
İş gücü tarafındaki etkiler de sadece istihdam azalmasıyla sınırlı değil. Üretimde temposu düşen firmalar, mevcut çalışanlarıyla daha az saat çalışmaya yöneliyor; bu da kayıtlı iş gücünün gelirini azaltıyor, hane halkı tüketim gücünü zayıflatıyor. Ücret artışları ile fiyat artışları arasındaki makas açıldıkça tüketicinin harcama kapasitesi daralıyor. Bu da hizmet sektöründeki talebi zayıflatarak imalattaki yavaşlamanın ikinci bir turda yeniden ekonomiye geri dönmesine yol açıyor. Yani imalatın zayıflaması, talep tarafında da kendini yeniden üreten bir döngü yaratıyor.
İmalatın güç kaybetmesi aynı zamanda ihracat performansını etkileyen temel unsurlardan biri. Küresel rekabet koşulları giderek daha ileri teknoloji ve daha yüksek kalite standartları gerektiriyor. Türkiye’nin geleneksel ihracat yapısında ağırlığın orta-düşük teknolojide olması, imalattaki yatırımların yavaşlamasıyla birlikte rekabet gücünü daha da zayıflatıyor. Yenilikçi üretim olmadan ihracatın katma değeri artmıyor; katma değer artmayınca da ihracat birim fiyatları düşük kalıyor. Bu zaaf, uzun vadede cari açıktaki kırılganlığı artırarak ekonomi politikalarını daha zorlayıcı hâle getiriyor.
Tüm bu etkilerin temelinde ortak bir gerçek yatıyor: Üretim, ekonominin taşıyıcı kolonudur. Hizmet sektörü büyümeyi hızlandırabilir, finans sektörü likidite sağlayabilir; ancak imalatın zayıflaması durumunda ekonominin geneli sağlam kalan bir zemine sahip olamaz. Sanayileşme ivmesini kaybetmiş bir ülke, orta gelir tuzağına sıkışma riskini çok daha derinden hisseder. Üstelik sanayi zayıfladıkça bölgesel eşitsizlikler de artar; çünkü imalat istihdamı çoğu şehirde ekonomik canlılığın temel kaynağıdır.
Burada kilit soru, ekonominin yeniden imalat merkezli bir büyüme modelini nasıl güçlendireceğidir. Bunun yanıtı, yalnızca teşvik paketlerinde değil; uzun vadeli, öngörülebilir ve teknoloji odaklı bir sanayi mimarisinde saklı. Ar-GE yatırımlarını artıran, üretimde dijital dönüşümü destekleyen, finansmana erişimi kolaylaştıran ve tedarik zincirini bölgesel olarak güçlendiren bir yaklaşım, imalatın zayıflama eğilimini tersine çevirebilir. Ayrıca küresel trendler doğrultusunda yeşil üretim, enerji verimliliği ve sürdürülebilir tedarik zincirleri gibi alanlarda güçlü bir strateji geliştirilmesi gerekiyor.
Sonuç olarak, imalattaki zayıflığın ekonominin geneline yayılması ani bir çöküş değil, yavaş ilerleyen ama alanını genişleten bir erozyona benziyor. Tedbir alınmazsa bu erozyon, büyüme potansiyelini törpüleyen, enflasyon baskısını kalıcılaştıran ve rekabet gücünü aşındıran bir sürece dönüşebilir. Ancak doğru politikalarla imalat yeniden canlandırıldığında, sadece üretim değil; ekonomi genelinde güven, istikrar ve sürdürülebilirlik de yeniden güç kazanır. Ekonominin geleceği, üretim kapasitesinin yeniden inşa edilmesinden geçiyor.