İstanbul bugün yalnızca Türkiye’nin değil, küresel ekonominin de önemli gündemlerinin konuşulduğu bir toplantıya ev sahipliği yapıyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın ev sahipliğinde 8-9 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen İstanbul Ekonomi Forumu, dünyanın farklı ülkelerinden merkez bankası başkanlarını ve ekonomi yönetimlerinin önemli isimlerini bir araya getiriyor. Forumda yapılan açıklamalar, önümüzdeki dönemde küresel ekonominin hangi risklerle karşı karşıya olduğunu ve Türkiye’nin ekonomi politikasının hangi çerçevede ilerleyeceğini göstermesi açısından oldukça önemli.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in forumun açılışında verdiği mesajların başında dezenflasyon mücadelesi geliyor. Şimşek, savaşın etkisiyle dezenflasyon sürecinin bu yıl bir miktar yavaşladığını ancak mücadeleden vazgeçilmediğini belirtti. OVP’nin birincil hedefinin fiyat istikrarını sağlamak olduğunu vurgulayan Şimşek, mali disiplinin korunacağını ve Türkiye ekonomisinin büyümeye devam ettiğini ifade etti.

Burada benim özellikle dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası’nın faiz politikasıyla sürdürülebilecek bir mücadele değildir. Para politikası ile maliye politikasının aynı hedef doğrultusunda hareket etmesi gerekiyor. Şimşek’in mali disiplin vurgusu bu açıdan önemli. Çünkü Merkez Bankası enflasyonu düşürmek için sıkı para politikası uygularken kamu harcamalarının kontrolsüz biçimde artması, mücadelenin etkisini azaltabilir.

Forumda küresel ekonominin karşı karşıya olduğu riskler de ayrıntılı biçimde ele alındı. Jeopolitik çatışmalar, enerji fiyatları, tedarik zincirlerindeki sorunlar, ticarette korumacılık, yüksek küresel borçluluk, iklim değişikliği ve yapay zekâ önümüzdeki dönemin temel başlıkları arasında bulunuyor.

Bana göre bu başlıkların tamamının ortak bir noktası var: Belirsizlik.

Bugün dünya ekonomisi geçmiş dönemlerden farklı olarak aynı anda çok sayıda riskle mücadele ediyor. Bir tarafta savaşlar ve jeopolitik gerilimler, diğer tarafta enerji fiyatları ve ticaret savaşları var. Buna yüksek kamu borçları ve değişen demografik yapı da ekleniyor. Dolayısıyla merkez bankalarının karar alması da geçmişe göre çok daha zor hale geliyor.

İstanbul Ekonomi Forumu’nun önemli mesajlarından biri de küresel borçluluk konusu oldu. Şimşek, gelişmekte olan ülkelerde ortalama borçluluk oranının yaklaşık yüzde 230 seviyesinde olduğunu, Türkiye’de ise bu oranın yaklaşık yüzde 90 civarında bulunduğunu belirterek Türkiye’nin bu açıdan avantajlı bir konumda olduğunu söyledi.

Bu tablo Türkiye açısından önemli bir avantajdır. Çünkü yüksek borçluluk, ülkelerin kriz dönemlerinde hareket alanını daraltıyor. Türkiye’nin kamu maliyesinde daha kontrollü bir borç yapısına sahip olması, dış şoklara karşı politika üretme kapasitesini artırabilir. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken nokta, mali disiplinin sürdürülebilir olmasıdır.

Bir başka önemli açıklama ise son dönemde gündemden düşmeyen fon piyasalarıyla ilgili geldi. Şimşek, yaşanan gelişmelerin kontrol altında olduğunu ve bu sürecin daha sağlıklı ve derin sermaye piyasalarının oluşmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Bu açıklamayı yatırımcı güveni açısından önemli buluyorum. Çünkü sermaye piyasalarında güven kaybı, sadece fon yatırımcısını değil, şirketlerin finansmana erişimini ve ekonominin tamamını etkileyebilir. Burada yapılması gereken, yaşanan sorunların üzerini kapatmak değil, piyasanın daha şeffaf, denetlenebilir ve dayanıklı hale getirilmesidir.

Forumda dikkat çeken bir başka başlık ise savunma harcamaları oldu. 2027 bütçesinde savunma harcamalarının yüzde 229 artırılacağı yönündeki açıklama, Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik ortamın ekonomi üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor.

Öte yandan Fed Yönetim Kurulu Üyesi Christopher Waller’ın İstanbul’daki mesajları da küresel piyasalar açısından dikkatle izleniyor. Waller, enflasyonun yüzde 2 hedefine daha hızlı yaklaşmaması durumunda ilave faiz artışlarının gündeme gelebileceği mesajını verdi.

Bu açıklamanın Türkiye açısından da önemi büyük. Çünkü ABD faizleri yüksek kaldığında gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımları, doların seyri ve küresel finansman maliyetleri bundan etkileniyor. Dolayısıyla Fed’in atacağı her adım Türkiye’de kur, faiz, tahvil piyasası ve yatırımcı davranışları üzerinde dolaylı sonuçlar oluşturabilir.

İstanbul Ekonomi Forumu’nda yapay zekânın ekonomi üzerindeki etkileri de gündemin önemli başlıklarından biri. Yapay zekâ artık yalnızca teknoloji şirketlerinin konusu olmaktan çıktı. Üretimden finans sektörüne, istihdamdan para politikasına kadar ekonominin tamamını dönüştürme potansiyeline sahip.

Sonuç olarak İstanbul Ekonomi Forumu’ndan çıkan mesajları tek cümleyle özetlemek gerekirse; dünya ekonomisi daha belirsiz, daha borçlu ve daha parçalı bir döneme girerken Türkiye fiyat istikrarı, mali disiplin ve finansal istikrar hedeflerinden vazgeçmeden yoluna devam etmek istiyor.

Bundan sonraki dönemde başarıyı belirleyecek temel unsur ise sadece açıklamalar değil, bu açıklamaların uygulamaya ne ölçüde yansıyacağı olacaktır. Enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, vatandaşın alım gücünün artırılması, yatırım ortamının güçlendirilmesi ve sermaye piyasalarına güvenin yeniden tahkim edilmesi gerekiyor.

İstanbul’un küresel ekonomi gündeminin merkezlerinden biri haline gelmesi önemli. Ancak asıl mesele, İstanbul’da konuşulanların Türkiye ekonomisinin günlük hayatına yansımasıdır. Vatandaşın cebine, işletmenin maliyetine, yatırımcının kararına ve ülkenin geleceğine dokunmayan hiçbir ekonomik programın gerçek anlamda başarıya ulaşması mümkün değildir.

Benim açımdan İstanbul Ekonomi Forumu’nun en önemli mesajı da tam olarak budur: Ekonomide güven, yalnızca sözlerle değil, istikrarlı ve öngörülebilir politikalarla oluşturulur.