Son zamanlarda haber izlemekten, gazete okumaktan, internet sitelerine bakmaktan kaçınır oldum. Mesleki zorunluluğum olmasa belki televizyonu hiç açmayacağım, haber sitelerine hiç girmeyeceğim. Çünkü insanın karşısına çıkan tablo giderek ağırlaşıyor.
Bir kanalı açıyorsunuz; yolsuzluk iddiaları…
Başka bir kanala geçiyorsunuz; usulsüzlük haberleri…
Bir internet sitesine giriyorsunuz; kamu kaynaklarıyla ilgili soruşturmalar…
Gazeteyi açıyorsunuz; hırsızlık, dolandırıcılık, cinayet, şiddet, trafik faciaları…
Sosyal medyaya giriyorsunuz; öfke, hakaret, kavga, linç kültürü…
Üstelik bütün bunlar artık sıradanlaşmaya başladı.
İşte asıl korkutucu olan da bu…
Kötülüğün varlığı kadar, kötülüğe alışmak da tehlikelidir. Bir toplum her gün biraz daha fazla yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik, şiddet ve ahlaki çöküş haberiyle karşılaşıyorsa, bir süre sonra yalnızca kızgınlığını değil, umut duygusunu da kaybetmeye başlar. İnsanların yüzündeki yorgunluğun biraz da buradan geldiğini düşünüyorum. Çünkü mesele artık yalnızca ekonomik sıkıntı değil. Mesele yalnızca işsizlik, hayat pahalılığı değil.
Mesele, “Ne olacak?” sorusunun cevapsız kalması...
Çıkın sokağa önünüze gelenle konuşun. Emekli başka bir şey anlatıyor, esnaf başka bir şey…
Çiftçi başka, işçi başka, gençler başka…
Ama hepsinin cümlesinin sonunda aynı duyguya rastlıyorsunuz: “Böyle nereye kadar?”
İnsanlar yalnızca geçim sıkıntısından yorulmuyor. Geleceği öngörememekten de yoruluyor. Çocuklarının nasıl bir ülkede yaşayacağını bilememekten yoruluyor. Çalışmanın, dürüst olmanın, alın teri dökmenin gerçekten karşılığını bulup bulmayacağından emin olamamaktan yoruluyor. Daha da önemlisi, adalet duygusunun zedelenmesinden yoruluyor…
Çünkü bir toplumda insanlar “Dürüst davranırsam kaybederim, kurallara uyarsam ezilirim, hakkımı ararsam sonuç alamam” diye düşünmeye başlarsa (ki, ben artık böyle düşünüyorum) ortada yalnızca ekonomik değil, çok daha derin bir toplumsal sorun var demektir.
Yolsuzluk yalnızca para meselesi değildir. Bir kamu kaynağının usulsüz kullanıldığı iddiası, yalnızca kasadan çıkan paranın hesabı değildir. O para toplumun parasıdır. Vergisini ödeyen işçinin, esnafın, emeklinin, çiftçinin, memurun. Kısacası milyonlarca insanın ortak kaynağıdır.
Bu nedenle kamu kaynaklarıyla ilgili her türlü yolsuzluk ve usulsüzlük iddiası, yalnızca hukuki açıdan değil, toplumsal güven açısından da önemli. Çünkü vatandaşın devlete duyduğu güven, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, kamu yönetiminin şeffaflığı, hesap verebilirliği ve denetlenebilirliğiyle de güçlenir.
İnsanların görmek istediği şey aslında çok basit: Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kamu malına dokunan herkesin hesabının sorulabildiğini görmek. Bu duygu yerleştiğinde toplum rahatlar. Aksi olduğunda ise kuşku büyür.
Asıl tehlike: “Nasıl olsa değişmez” düşüncesi. Bence bugün üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konu budur. Bir insan haksızlık gördüğünde tepki vermek yerine omuz silkiyorsa, yolsuzluk iddiasını duyduğunda “Her yerde böyle” diyorsa, bir cinayet haberini gördüğünde “Artık normal” diyorsa, bir çocuğun ölümünü duyduğunda birkaç dakika üzülüp hayatına devam ediyorsa, toplumun vicdanında tehlikeli bir aşınma başlamış demektir.
Çünkü kötülüğün en büyük yardımcısı, kötülüğün normalleşmesidir…
Bir süre sonra insanlar mücadele etmek yerine kabullenmeye başlar. İşte o zaman toplumsal çöküş sessizce ilerler. Bizi takip eden okurlarımız hatırlayacaktır. Geçmiş yıllarda da zaman zaman ‘Toplumsal çöküş’ başlığı altında yazılar yazdım. Yani toplumda yaşanan bu çöküş öyle dünden bugüne olan bir şey de değil. Uzun zamandır devam eden bir süreç…
Peki çıkış yolu yok mu? Elbette var. Ama bunun yolu, “Birileri gelsin her şeyi düzeltsin” beklentisi değil…
Bir toplumun yeniden ayağa kalkabilmesi için önce hukuka, adalete, denetime, şeffaflığa ve liyakate olan güvenin güçlendirilmesi gerekiyor. Mesela kamu yönetimi hesap verebilir olmalı. İhaleler ve kamu harcamaları mümkün olduğunca şeffaf olmalı. Denetim mekanizmaları etkin çalışmalı. Yolsuzluk iddiaları siyasi tartışmaların malzemesi olmaktan çıkarılıp hukuki süreçlerin konusu haline gelmeli. Suç varsa suçlu, suç yoksa suçsuzluk hukuk içinde ortaya konulmalı. Çünkü adaletin olmadığı yerde yalnızca mağduriyet büyümez, toplumun devlete ve birbirine olan güveni de kökünden zedelenir…
Ve tabi hep söylediğim, hep savunduğum bir nokta daha var ki o da, önce aynaya, yani kendimize bakmalıyız. Bütün suçu siyasetçilerin, bürokratların, belediyelerin veya devlet kurumlarının üzerine atarak bu meseleden kurtulamayız. Önce kendimizi düzeltmeliyiz. Önce kapımızın önünü süpürmeli, kaybettiğimiz değerlere yeniden kavuşmaya çalışmalıyız. Dürüst, onurlu, haysiyetli çocuklar yetiştirmeliyiz. Çünkü sonuçta toplum dediğimiz şey biziz. Ahlak yalnızca kürsülerde konuşulan bir kavram değildir. Ahlak evde başlar, ailede öğrenilir, okulda güçlenir, sokakta yaşatılır, devlet yönetiminde ise kurumsallaşır.
Bugün hepimizin kafasında aynı soru var: “Ne olacak bu memleketin hali?” Ben bu sorunun cevabını tek bir kişinin, tek bir partinin, tek bir kurumun verebileceğine inanmıyorum.
Çünkü mesele sadece bir yönetim döneminden ibaret değil. Mesele, toplum olarak nasıl bir ülke istediğimiz meselesi. Hukukun üstün olduğu, emeğin değer gördüğü, dürüstlüğün enayilik sayılmadığı, hırsızlığın kimden gelirse gelsin hırsızlık olarak görüldüğü, kamu malının yetim malı kadar hassas korunduğu, çocukların geleceğe korkuyla değil umutla baktığı, insanların birbirine güvenebildiği. Ve en önemlisi, ‘Adalet var’ diyebildiği bir ülke…
Aslında böyle bir ülke hayal değil ama kendiliğinden de olmayacak. Bunun için yalnızca yönetenlerin değil, hepimizin sorumluluğu var. Çünkü bir ülkeyi yalnızca iktidarlar yönetmez. Bir ülkeyi aynı zamanda o ülkenin vicdanı, ahlakı, hukuka bağlılığı ve yurttaşlarının duyarlılığı ayakta tutar. Bugün umutsuz, kızgın, yorgun olabiliriz. Hatta zaman zaman ‘artık düzelmez’ diye düşünebiliriz. Ama tam da burada kendimize şu soruyu sormalıyız: “Düzelmeyecek” deyip kenara mı çekileceğiz, yoksa daha iyi bir ülke için kendi payımıza düşeni yapmaya devam mı edeceğiz?
Belki de çıkış yolu, önce bu soruya vereceğimiz cevapta saklıdır.