Sabahın köründe gözümüzü açar açmaz mutfağa koşturan, kahvaltı sofrasında "Son bir bardak daha" diye diye saatleri devirten o büyülü iksir...

Çaydan bahsediyorum…

Hani şu, Çin’den binlerce kilometre yol kat edip bu topraklara geldiğinde, kırk yıllık hatırı olan Türk kahvesinin tahtını sarsan; sarsmakla da kalmayıp günün her saatine kendini kurumsal bir mesai gibi eşleyen çaydan…

Aslında biz Türklerin çayla flörtü öyle dünkü mesele değil. Google hazretlerine ‘Çay’ diye yazıp çıkanlara şöyle bir göz attığımda gördüm ki, bu sihirli iksirle tanışıklığımız 12’inci yüzyıla filan dayanıyor. (Bu arada çok sevdiğim çayla ilgili ne kadar cahil olduğumu da öğrenmiş oldum, ne yalan söyleyeyim). Tarihçilerin anlatımına göre 12’inci yüzyılda, tarihte bilinen ilk Türk mutasavvıfı, şair Ahmet Yesevi misafir olduğu bir Türkmen evinde içmiş ilk sıcak çayı. "Yorgunluğumu aldı, hastalarınıza verin şifa bulsunlar" diye dua bile etmiş.

Zaman aktı, asırlar geçmiş; Osmanlı döneminde Sultan II. Abdülhamid zamanında Bursa’ya tohumlar ekilmiş ama toprak, "Ben bu fidanı tutmam" diye diretip nazlanmış. Neyse ki karlı dağları, dik yamaçları ve nemli havasıyla Doğu Karadeniz imdadımıza yetişmiş de bugün kişi başı yılda 3 kilo sınırını zorlayan çay tüketimimizle dünya listelerinde zirveyi kimseye kaptırmıyoruz çok şükür...

Ama asıl güzellik çayın tarlasında değil, bizim onu içme biçimimizde, ona yüklediğimiz o derin anlamda. Anadolu’da çay sadece bir içecek değil, resmen bir iletişim dili, insanları görünmez bağlarla birbirine kenetleyen mucizevi bir tutkal. Düşünsenize; dünya görüşü, hayat tarzı, fikri ne olursa olsun, aynı masada buğusu tüten iki bardak çay varsa, o masada mutlaka ortak bir dil bulunur. Çay, zenginle fakirin, yaşlıyla gencin, patronla çalışanın aynı samimiyetle paylaştığı ender şeylerden biridir. Bir bardak çay ikram edildiğinde tüm unvanlar unutulur, geriye sadece insan insana yapılan o yalın muhabbet kalır. Masadaki en sert tartışmalar bile bir demlik çayın eşliğinde tatlıya bağlanır, küslüklerin buzu o sıcak bardakla birlikte erir…

Doğduğum topraklara, Erzurum’a gidin mesela; çay açık renkli gelir, masada kaşık aramayın bulamazsınız. Sert ‘kıtlama’ şekerini dilinizin altına atar, o küçük şeker parçasını bir demlik çaya yetirerek kıtlatarak içersiniz. Bir de meşhur ‘cırıldım’ çayı vardır ki, sormayın... Siz "Yeter, valla içemem" dedikçe çay tazelenir. Reddetmek mi? Aman diyeyim, ev sahibine yapılabilecek en büyük hakaret! İçebildiğiniz kadar içersiniz, pes ettiğinizde kaşığı bardağın üzerine yatırmanız gerekir ki mesaj anlaşılsın. En son "Tamam bu da cırıldım çayı olsun" diyerek bir bardak daha koyarlar önünüze…

Güneydoğu’ya geçin; sizi o koyu, acımtırak, kokusu metrelerce öteden duyulan ve iri bardaklarda ikram edilen kaçak çay karşılar. Tokatlı bardağında mutlaka ‘dudak payı’ arar, Rizeli ise "Çaykur’dan şaşmam" diye kestirip atar. Esnafın dükkan önü taburesinde oturan iki kişinin arasındaki o koca boşluğu dolduran da çaydır, bir taziye evinde acıyı sessizce paylaşan da...

Biz İngilizler gibi yaprakların sadece en körpe yerini alıp iki dakikada sallama poşetle demleyip geçmeyiz. Acelemiz yoktur çay konusunda. Alt yaprakları da harmana katar, o buruk tadı genzimizde hissetmek için sabırla demliğin üzerinde fokurdayan suyun buğusunda demlenmesini bekleriz. Kar altında kışlayan, ilaçsız, kimyasalsız Karadeniz çayı demlikte yavaş yavaş demini salar, rengini verir. İnce belli cam bardakta o tavşankanını görüp, sıcaklığını avcumuzun içinde hissettik mi değmeyin keyfimize…

Çay bizim bu topraklardaki en koyu muhabbetimiz, ayrılıkları birleştiren en içten ‘Hoş geldin’imiz, en dürüst ‘Seni dinliyorum’ deme şeklimiz.

Yalnızlığımıza en masrafsız ortak, kalabalıklarımıza en güzel bahanedir...

Şimdi müsaadenizle, demlikten bir bardak taze, buram buram tüten çay koymaya gidiyorum. Niyetim biraz günün yorgunluğunu atmak, biraz da hayatın o koşturmacalı ritmini yavaşlatıp anın tadını çıkarmak.

Deminiz bol, sohbetiniz ve birlikteliğiniz daim olsun...