Memleketimizde basın özgürlüğü öyle gelişmiş bir seviyeye ulaştı ki gazeteciler artık ne yazacaklarını düşünmekle vakit kaybetmiyorlar.
Önce ne yazmamaları gerektiğini öğreniyor, sonra kalan boşluklara haber yerleştiriyorlar.
Buna da mesleki tecrübe deniyor!
İktidarımız basın özgürlüğünü o kadar çok seviyor ki gazetecilerin özgürlüklerini ellerinden alarak onları her türlü düşünme zahmetinden kurtarıyor.
Ne büyük hizmet!
İnsan her sabah gazetesini açıp da iktidarın hoşuna gitmeyen bir haberle karşılaşıp endişelenmesin diye, haberin daha yayımlanmadan başına neler gelebileceği kendisine nazikçe hatırlatılıyor.
Böylece gazetecilik de yepyeni bir mesleğe dönüşüyor:
“Gerçekleri araştırmak yerine, gerçeklerin kimin işine yarayacağını araştırma sanatı!”
Eskiden gazeteciler haber peşinde koşardı.
Şimdi bazıları avukat peşinde, bazıları mahkeme koridorlarında, bazıları da bir sonraki yazısının başına ne geleceğini hesaplamakla meşgul.
Haber masasıyla hukuk bürosu arasındaki mesafe giderek kısalıyor.
Yani iktidarımızın şöyle bir ilkesi var:
“Nush ile uslanmayan edilir tekdir, tehditten anlamayanın hakkı kötektir…”
İktidarın basın özgürlüğüne bakışı da oldukça özgündür(!)
Herkes konuşabilir! Yeter ki söylenenler rahatsız etmesin.
Herkes yazabilir! Yeter ki yazılanlar sorgulamasın.
Herkes eleştirebilir! Yeter ki eleştirinin muhatabı kendisi olmasın.
Bu anlayışa göre basın özgürlüğü, iktidarı övmekte serbest olmak; eleştirmekte ise sonuçlarını göze almaktır.
Yani özgürlük var, ama kullanma kılavuzunu okumadan kullanmak biraz sakıncalı(!)
Üstelik bütün bunlar yapılırken demokrasi sözcüğü de sık sık telaffuz ediliyor.
“Oysa gerçek demokrasi, alkışların arasında değil, itirazların karşısında belli olur.
Bir iktidar kendisini yalnızca alkışlayan sesleri duymak istiyorsa, ortada halkın sesini dinlemekten çok, kendi yankısını dinleme alışkanlığı vardır.”
Bu gidişin en büyük zararı yalnızca gazetecilere değil, vatandaşadır…
Çünkü özgür basın, gazetecilerin kişisel ayrıcalığı değil, vatandaşın doğru bilgiye ulaşma hakkıdır.
Gazeteci sustuğunda yurttaşın bilgi alma hakkı da daralır, haber karartıldığında yalnızca bir gazetenin sayfası değil, toplumun gerçeği görme imkânı da kararır.
Elbette iktidarı eleştiren her haberin doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Basının da sorumluluğu, doğrulama yükümlülüğü ve meslek ahlakı vardır.
Ancak yanlış haberin çözümü sansür değil, şeffaflık, düzeltme hakkı ve hukukun bağımsız biçimde işlemesidir.
“Eleştiriye tahammül edemeyen bir yönetimin, eleştiriyi ortadan kaldırarak ya da susturarak haklı çıkması mümkün değildir.”
Sonuçta memleketin gazetecisine düşen görev(!) iktidarın ne yaptığını yazmak değil, iktidarın ne yaptığını anlatırken iktidarı kızdırmamaktır.
Bu da gazeteciliğin yeni altın kuralı sayılabilir:
Haberin doğru olması yetmez, birilerinin hoşuna da gitmesi gerekir(!)
Her şeye rağmen hakikat, ne kadar susturulursa susturulsun, konuşmanın bir yolunu bulur.
Basını susturmayı başarırsanız, bir süre kimsenin sizi eleştirdiğini duymazsınız.
Sakın bunu herkesin sizi haklı bulduğu şeklinde yorumlamayın.
Sessizlik, bazen yalnızca korkunun sesidir.
Bir de gün gelir, o sessizlik bozulur…