İnsanlar yalan söylediğinde ve bu yalanını gözlerini kaçırmadan savunmaya başladığında ya da başkasının hakkını yüzü kızarmadan yediğinde ve haksız kazancını başarı diye sunduğunda arsızlaşır, arsızlaşınca da utanma duygusunu kaybeder…
Atalarımız boşuna dememiş “arsızın, utanmazın yüzüne tükürmüşler yağmur mu yağıyor” diye…
Utanmak, insanın kendisiyle arasına koyduğu en önemli ahlaki sınırdır.
Kimsenin görmediği yerde bile yanlış yapmaktan kaçınmasını sağlayan, başkasının acısını kendi vicdanında hissettiren bir duygudur.
İnsan bazen yasadan korktuğu için değil, kendi gözünde küçülmek istemediği için arsızlaşarak kötülük yapmaz.
İşte ahlakın başladığı yer tam da burasıdır.
Ne var ki bugün toplum olarak ciddi bir sorunla karşı karşıyayız:
“Yanlış yapanların sayısından çok, yanlış yapmaktan utanmayanların çoğalması endişe vericidir.”
Eskiden bir insanın yalanı ortaya çıktığında yüzü kızarır, haksızlığı anlaşıldığında başını öne eğerdi.
Şimdi ise kimi insanlar yalanları ortaya çıktığında daha yüksek sesle konuşuyor, haksızlıkları belgeleriyle gösterildiğinde kendilerini mağdur ilan ediyor.
Gerçeği açıklayan suçlu(!), gerçeği gizleyen mağdur; hakkını arayan düşman, hakkı gasp eden ise itibarlı kişi oluveriyor.
Böyle bir düzende utanmak, neredeyse zayıflık sayılıyor. Dürüstlük saflıkla, vicdan enayilikle, başkasının hakkını gözetmek ise beceriksizlikle karıştırılıyor.
“Ve en tehlikelisi de ahlaksızlığın, utanmazlığın toplumsal norm haline getirilmesidir.”
17/25 Aralık olaylarında bakanların yolsuzlukları belgelendiğinde “çalıyorlar ama çalışıyorlar” sözleri;
Keza CHP/YENİ Parti belediyelerindeki yolsuzluklar belgelendiğinde “o kadar da olur canım, ne var bunda, iktidar partili belediyelerde de yolsuzluklar yapılıyor” sözleri siyasal yandaşı savunma adı altında ahlaksızlığın toplumsal norm haline geldiğinin ifadeleridir.
Kısaca, siyasetçiler yanlış yapmaktan değil, yanlışlarının ortaya çıkmasından korkuyorsa; seçmenler de kendi taraflarının yanlışlarını savunmayı sadakat sanıyorsa siyasi ahlak ciddi bir yara almış demektir.
CHP’nin 38. Kurultayında akçeli ilişkilerle hak gaspı yapıldığı yargı kararlarıyla belgelendiği halde hala bunun olmadığını söyleme yalancılığının yapılması siyasi ahlakın yara aldığı ciddi bir örnektir.
Ve siyasi partilerin son 25 yılda iktidar olma uğruna “olguyu ters yüz eden algı operasyonları” yapması ahlaki olarak toplumsal çürümenin omurgası olmuştur.
Bunun sonucunda toplum hakikatin neden ve sonuçlarına göre değil, algıya göre şekillenmiştir.
Bir toplumun geleceği, yalnızca yasalarının sertliğiyle veya ekonomisinin büyüklüğüyle belirlenmez.
İnsanların neyi ayıp saydığı, neyi başarı kabul ettiği ve hangi davranış karşısında ayağa kalktığı o toplumun geleceğini belirler.
Eğer haksızlık karşısında susuyor, yalan karşısında omuz silkiyor, utanmazlık karşısında alkış tutuluyorsa sorun yalnızca ahlaksızlık yapanlarda değildir.
Sorun, ahlaksızlığın önünde sonunda bir bedel ödemeden yaşanabileceğine inanan toplumsal düzendedir.
Ve unutmayalım: Utanma duygusunu kaybeden siyaset kurumu her şeyi yapabileceğini sanır ve ahlakını kaybeden toplum ise buna alışabilir.
İşte asıl felaket, bir insanın utanmaz olması değil, artık kimsenin utanmazlığa aldırış etmemesidir.