“Cumhuriyetimizin 103. yılını kutlarken, tarihin en büyük yokluk destanını küçümsemeye kalkan bedbahlara karşı, Antalya ve Boğaz denizciliğinin bilge ismi Hüseyin Seymen Kaptan-ı Derya ağabeyimiz hafızaları tazeleyen sarsıcı bir tokat indiriyor: "Sen dünyada çorap ve çamaşır toplamak için kanun çıkaran başka bir millet duydun mu?"

Kurtuluş Savaşı, bu aziz milletin kanıyla, canıyla ve namusuyla yazdığı yeryüzünün en büyük destanıdır. Yoklukların, imkânsızlıkların ve işgal zincirlerinin ortasında, inanılmaz bir direnç ve sarsılmaz bir imanla kazanılmıştır. Bugün sıcak yataklarında oturup, o gün verilen amansız mücadeleyi küçümseyerek, pervasızca "Kurtuluş Savaşı'nı abartmayalım" diyenler, bu toprakların altındaki kefensiz yatanların kemiklerini sızlatmaktadır.

Boğaz denizciliğinin kaptan-ı deryası, kıymetli büyüğüm Hüseyin Seymen, tarihimizi küçümseyenlere karşı derin bir iç çekişle yükseltiyor sesini. Ve o bilge, vakur duruşuyla hepimizin yüzüne tokat gibi çarpan şu soruyu soruyor:
"Sen dünyada hiçbir millette, cephedeki askerin ayağına giyecek çorabı, sırtına geçirecek çamaşırı bulabilmek için devlet eliyle kanun (Tekâlif-i Milliye) çıkarıldığını duyduğunu mu? İşte bu millet, o imkânsızlığın içinden başını kaldırıp istiklalini söke söke almıştır."

İngilizlerin Burnunun Dibindeki Gizli Ordu

Cephe hattındaki kahramanlar bir yana, cephe gerisinde de bu milletin evlatları kellesi koltuğunda, akılalmaz gizli operasyonlara imza atmışlardır. İşgal altındaki İstanbul'da, İtilaf Devletleri'nin en sıkı korunan kontrol noktalarının tam burnunun dibinde, Boğaz’ın en güvenli koyu olan Büyükdere’de olağanüstü bir silah ve insan kaçakçılığı şebekesi yürütülüyordu.

Boğaz'dan geçen yabancı ticaret gemileri, liman rüsumatlarından (vergilerinden) kaçınmak ve ağır karantina yükümlülüklerine takılmamak adına koya girip demir atmaz, dönemin uğraksız geçiş teamüllerine uyarak sadece hızlarını minimuma indirip yol keserlerdi. İşte hukuken adı henüz

konulmamış olan bu uğraksız geçiş pratiğinin yarattığı boşluğu mektupçular dolduruyor, gümrükçü nezaretinde hareket halindeki gemilere yanaşıp ikmalleri ve gizli sevkiyatları yürütüyorlardı.

Karşı kıyıda, Beykoz sırtlarında ise dünün Karadenizli eşkıyası İpsiz Recep ve çetesi vatan sevdasıyla tek bir yürek olmuş, İngiliz işgal kuvvetlerine dünyayı dar ediyor, onlara en sıkıntılı, en kabus dolu günlerini yaşatıyordu. O kabadayılar ki, raconu artık şahsi hesapları için değil, bütünüyle vatanın istiklali için kesiyorlardı.

Denizden Esen İstiklal Rüzgarı

Sadece Boğaz'ın köyleri değil, limanları da birer direniş yuvasıydı. Kuruçeşme rıhtımında düşman tarafından prangaya vurulmuş, zincirli duran şanlı Alemdar gemisi, mürettebatının canı pahasına gösterdiği inanılmaz bir deha ve rıza ile bir gece düşmanın elinden kaçırılıyor ve Millî Mücadele'nin deniz lojistiğini sağlamak üzere Ereğli limanına ulaştırılıyordu.

Aynı günlerde Tophane limanındaki liman hamalları öyle amansız bir yeraltı örgütlenmesi kurmuşlardı ki; Fransız ve İngiliz askerlerinin gözleri önünde, Ayvansaray ambarlarından her gece parça parça çalınan mühimmatları ve ağır silahları, canları pahasına mavnalara ve motorlara yüklüyor, zifiri karanlıkta karşı yakaya, Anadolu hattına kaçırıyorlardı.

Yazık, Hem De Çok Yazık!

Bizler bugün, o aziz insanların, o devasa kahramanların önünde saygı ve minnetle eğilmek zorundayız. Onların canlarını ortaya koyarak başardıkları bu devasa işleri küçümsemek, hafife almak veya "abartmayalım" demek en hafif tabiriyle tarihe ve vefaya ihanettir. Hüseyin Seymen Kaptan'ında yüreği yanarak söylediği gibi:
"Biz şimdi o aziz insanları saygı ile anmak yerine onların yaptıklarını küçümsüyoruz. Yazık, hem de çok yazık!"

Cumhuriyetimizin 103. yılında, denizden karaya istiklal taşıyan tüm o görünmez kahramanları, liman işçilerini, kabadayıları, mektupçuları ve bu şanlı tarihi bizlere aktaran Hüseyin Seymen gibi yaşayan hafızalarımızı minnetle anıyoruz. İstiklal abartılmaz; çünkü istiklal, bu milletin ta kendisidir!