İstanbul’un Denizci Kabadayılarının Gizli Kurtuluş Savaşı Destanı

“İnternetin, telsizin ve modern iletişimin olmadığı devirlerde İstanbul Boğazı’nda transit gemilerin yolunu kesen gözü kara "Mektupçular", Millî Mücadele’nin kaderini değiştirdi. İşgal İstanbul'unun bileği bükülmez kabadayıları, geceleri gizli ajanlara dönüşerek düşman cephaneliklerini boşalttı; rüzgara ve kurşuna meydan okuyan hamsi motorlarıyla Anadolu’ya istiklal taşıdı.”

Bir Teşekkür ve Vefa ile:

Bu yazı, kıymetli büyüğüm Hüseyin Seymen Ağabey ile gerçekleştirdiğimiz samimi bir Boğaz ve denizcilik sohbetinin ardından filizlenmiştir. Eski günlerin internet ve teknolojiden uzak lojistik dünyasını, Boğaz mektupçularının gözü kara hatıralarını benimle paylaşarak bu araştırmanın kapısını aralayan ve yazının oluşmasına çok değerli katkılar sunan Hüseyin Seymen büyüğümüze sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu vesileyle, denizden karaya istiklal taşıyan tüm kahramanlarımızı Cumhuriyetimizin 103. yıl dönümünü kutlamanın verdiği büyük gurur ve coşkuyla rahmetle anıyorum.

Teknolojinin henüz gemi ve acente iletişimini saniyeler içine sığdıramadığı dönemlerde, İstanbul Boğazı’nın can damarı Mektupçulardı. Karadeniz’in sert dalgaları ile Boğaz’ın azgın akıntılarının birleştiği Büyükdere ve Sarıyer açıklarında, deniz tarihinin en sıra dışı ve tehlikeli mesleklerinden birini icra ediyorlardı.

Boğaz’dan transit geçen devasa yük gemileri, hızlarını tamamen kesmeden Büyükdere önlerinde yavaşlar; mektupçular ise altlarındaki küçük, süratli motorlarla bu hareket halindeki devlere yanaşıp birer cambaz gibi gemiye tırmanırlardı. Sonraki liman emirlerini, acente talimatlarını ve personelin aile mektuplarını iletir; taze kumanyayı ve yedek parçaları teslim ederlerdi. Hareket halindeki bir gemiye dalgaların arasında tırmanmak muazzam bir fiziksel güç ve gözü karalık gerektiriyordu. Bu yüzden mektupçular, denizci olmalarının yanı sıra Boğaz aleminin sözü geçen, haksızlığa gelemeyen, bileği bükülmez ve racon sahibi kabadayıları arasından çıkardı. İşte bu kabadayılar, tarihin kırılma noktasında vatanın da kaderini değiştirecekti.

Yol Kesme Sanatından Silah Kaçakçılığına

Boğaz denizciliğinin ve Antalya’nın kaptan-ı deryası Hüseyin Seymen, bu tehlikeli operasyonun ardındaki lojistik ve mali dehasını şu sözlerle aktarmaktadır: “Büyükdere, Boğaz’ın en güvenli koyudur. Transit geçen bir gemi bu koya girip demir atarsa, transit statüsü bozulur ve sonuçta büyük paralar ödemek zorunda kalır. Oysa gemi transit durumunu bozmadan sadece yol keserse, karadan gelen süratli bir motor ona kolayca ulaşır ve takas işlemini, gümrükçü nezaretinde gerçekleştirir. Tabii bu güç işi yapmak her babayiğitin harcı değildir; nitekim kadroda hafif sabıkalı veya isim yapmış kabadayı çoktur. Bunlar patrondan alacakları yevmiyeden ziyade, gemicilerle yaptıkları şahsi takaslarla geçinirlerdi. Örneğin; okyanustan dönen bir Rus açık deniz filosundan morina veya ringa balığını, viski ya da sigara ile takas etmek onlar için son derece karlı ve cazip bir ticaretti.”

İşte hayatlarını bu amansız ve karlı deniz ticaretine adayan kabadayıların yolları, işgalle birlikte vatan savunmasında kesişti. Mondros Ateşkesi’nin ardından İstanbul fiilen işgal edildiğinde, İtilaf Devletleri’nin savaş gemileri Boğaz’a demirlemiş, İngiliz ve Fransız gizli servisleri şehirde kuş uçurtmaz olmuştu. Anadolu'da filizlenen Millî Mücadele'nin ise acilen silaha ve cephaneye ihtiyacı vardı.

İstiklal fitilini ateşlemek için Mustafa Kemal Paşa’nın da yakından tanıdığı, İstanbul yeraltı dünyasının en saygın ismi Topkapılı Cambaz Mehmet Bey devreye girdi. Mim Mim Grubu çatısı altında Boğaz’ın mektupçularını, mavacılarını ve liman kabadayılarını tek bir ülkü etrafında topladı. Mektupçuların o meşhur "yol kesme" ve gemiye sızma becerisi, bir anda tarihin en büyük lojistik operasyonuna dönüştü. Maçka Silahhanesi ve Rami Kışlası gibi işgalci kontrolündeki cephanelikler, bu kabadayılar tarafından film gibi baskınlarla boşaltıldı. Sokaklarda yapay sarhoş kavgaları çıkararak İngiliz devriyelerini oyalayan kabadayılar, kurdukları insan zinciriyle tonlarca mühimmatı Beşiktaş sahiline indirip mektupçu motorlarına yüklediler.

Özbekler Tekkesi ve Hamsi Motorları

Gündüzleri yabancı gemilere yanaşıp mektup alan o heybetli kabadayılar, geceleri istiklal mücadelesini taşıyan birer gizli ajana dönüşüyordu. Sadece silah değil, hakkında idam kararı olan yurtsever subaylar ve aydınlar da Anadolu’ya geçirilmeliydi. Bu operasyonun lojistik üssü Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi oldu. Tekkenin şeyhi Şeyh Ata Efendi’nin gayretleriyle burada saklanan ve derviş kıyafetiyle kamufle edilen subaylar, geceleri gizli patikalardan sahilde bekleyen mektupçu motorlarına bindiriliyordu.

Boğaz’dan Karadeniz’e açılan takkalar ve hamsi motorları, İtilaf Devletleri’nin denetimlerini dehasıyla aşıyordu. Ali Osman Reis ve Salih Reis gibi denizciler, teknelerin tabanına gizli bölmeler yaparak silahları istifliyor, üzerini ise tonlarca taze balık veya kömürle kaplıyordu. İngiliz devriyeleri tekneyi durdurduğunda, mektupçular "Acente botuyuz, transit gemiye evrak yetiştiriyoruz" diyerek soğukkanlılıkla İngiliz subaylarına lüks tütünler ikram ediyor, kokmuş balıkların arasında arama yapmaya çekinen devriyeleri kolayca atlatıyorlardı.

Küre Dağları’nda Devleşen Kağnıların Sesi

Mektupçuların rüzgara ve kurşuna meydan okuyarak Boğaz’dan çıkardığı cephanelerin varış noktası, Kastamonu’nun küçük liman kasabası İnebolu’ydu. İnebolu’nun "Denizci Hamalları" azgın dalgalara meydan okuyarak kayıklarıyla mühimmatı karaya çıkardı. Bu destansı çaba nedeniyle İnebolu, TBMM tarafından dünyada İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiş tek ilçe oldu.

Ancak karaya çıkan mühimmatın önünde amansız Küre ve Ilgaz Dağları’nı aşan 340 kilometrelik bir çile yolu uzanıyordu: İstiklal Yolu. Erkekler cephede olduğundan, bu ağır sandıkları Ankara’ya taşıma görevi kadınlara, yaşlılara ve çocuklara kalmıştı. Bu yolun ölümsüz sembolü olan Şerife Bacı, 1921’in çetin kışında mermiler ıslanıp bozulmasın diye üzerindeki tek hırkayı cephanelerin üzerine örtüp, kundaktaki bebeğini mermilerin arasına gizleyerek donarak şehit oldu. Erkek kılığına girerek "Halim" adıyla cepheye silah taşıyan Halime Çavuş gibi yüzlerce kahraman kadın, bu lojistik ağın sarsılmaz iradesini oluşturdu.

İstanbul Boğazı’nda bir mektupçunun küreğinde başlayan, kabadayıların bileğiyle korunan o ilk kıvılcım; Karadeniz’in azgın dalgalarını aşarak Anadolu kadınının kağnısında bir zafere dönüştü. Eğer Boğaz'ın o gözü kara mektupçuları o silahları düşmanın burnunun dibinden kaçırmasaydı, Büyük Taarruz’un o muazzam topçu ateşleri hiç var olamayacaktı. Onlar, tarihin akışını değiştiren gizli kahramanlar olarak vatanın hafızasına kazındılar.

Anekdot 1: Black Jumbo’nun Çıldırdığı Gece
İstanbul İşgal Orduları Başkomutanlığı bünyesindeki İngiliz Gizli Servisi’nin en meşhur ve acımasız şefi Yüzbaşı John Godolphin Bennett (Türk denizciler ona iriliğinden dolayı Black Jumbo derdi), Boğaz’daki kuş uçurtmama koordinasyonundan sorumluydu. Bir akşam Büyükdere açıklarında durdurulan bir mektupçu motorunda arama yapmak isteyen İngiliz devriyeleri, sert görünümlü kabadayıların "teknede dizanteri ve kolera salgını şüphesi olduğunu" söylemesi üzerine korkarak geri çekildi. Oysa balık kasalarının altındaki gizli bölmede, bizzat Bennett’in masasından çalınan çok gizli İngiliz istihbarat raporları Ankara'ya doğru yola çıkmıştı

Anekdot 2: İnebolu Denk Kayıkları ve Mustafa Kemal’in Sözü
İnebolu’da gemilerden karaya silah taşıyan kayıklara "Denk Kayığı" denirdi. Karadeniz’in o meşhur, aniden patlayan fırtınalarında bu kayıklar defalarca alabora tehlikesi atlattı. Kayıkçılar, mermiler batmasın diye kendilerini denize atar, sandıkları sırtlarında yüzerek karaya çıkarırlardı. Mustafa Kemal Paşa, lojistiğin bu kritik önemini şu tarihi sözüyle özetlemiştir: "Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da; kulağım İnebolu’da!"