Avrupa Komisyonunun Mart 2025’te açıkladığı hazırlık stratejisi, vatandaşların acil durumlarda en az 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek hazırlığa sahip olmasını öngörüyor.

Gerekçeler çeşitli: Savaş riski, siber saldırılar, enerji kesintileri, doğal afetler… Tehditler gerçek, hayatımızı taşıyan altyapılar ise kırılgan. Böyle bir dünyada tedbirli olmak elbette aklın ve sorumluluğun gereğidir.

Peki, mesele gerçekten sadece güvenlik mi?

İnsan korktuğunda, dün şiddetle reddedeceği hangi kısıtlamalara bugün kendi eliyle razı olur? Daha fazla gözetlenmeyi, daha az özgürlüğü, daha geniş devlet yetkilerini sırf “güvende kalmak” uğruna bizzat talep edebilir mi?

Korku, siyasetin en kullanışlı dolgu malzemelerinden biridir. Gerekçelerdeki eksiklikleri, denetim boşluklarını ve toplumsal itirazları örtebilir. Çünkü korkan insan, sorgulamak yerine korunmaya yönelebilir; özgürlükten önce sığınak arayabilir.

Korkunun iktidara sunduğu güç de tam olarak burada yatar: İnsanlara haklarından vazgeçmelerini söylemek yerine, vazgeçmezlerse başlarına nelerin gelebileceğini anlatmak… Böylece iktidarın genişlemesi bir dayatma olmaktan çıkar, toplumsal bir talebe dönüşebilir.

COVID-19 sürecinde bu gerilimi yaşadık. Halk sağlığını koruma gereğiyle hareket özgürlüğü, özel hayat ve kamusal denetim arasındaki sınırları tartıştık. Hangi önlemin hayati, hangisinin ölçüsüz olduğu sorusu gündelik hayatın parçası oldu.

Bugün ise dijital kırılganlıklar ve yapay zekâ kaynaklı riskler yeni bir güvenlik gündemi oluşturuyor. Bankacılık sisteminin durması, iletişimin kesilmesi ihtimali bile güven duygumuzu sarsmaya yetiyor. Bu gündem, sürekli bir “olağanüstü hâl” anlayışını normalleştirebilir mi? Yarın hangi yeni tehdit, hangi olağanüstü yetkinin gerekçesi olarak karşımıza çıkacak?

Elbette her hazırlık çağrısını gizli bir planın parçası sayamayız. Yönetimlerin riskleri öngörmesi, toplumu bilgilendirmesi ve gerekli önlemleri alması sorumluluklarının başında gelir.

Ancak tehlikenin varlığını kabul etmek, o tehlike adına istenen bütün yetkileri kayıtsız şartsız devretmek anlamına gelmez.

Geçici diye sunulan yetkilerin geçici kalmasını hangi kurallar sağlayacak? Güvenlik adına toplanan verileri kim, nasıl denetleyecek? Tehlike geçtiğinde kısıtlamalar kaldırılacak mı, yoksa her yeni risk yetkilerin biraz daha genişletilmesine mi gerekçe yapılacak?

Bu soruları sormak güvenliği hafife almak değildir. Aksine, güvenliği hukuka ve hesap verebilirliğe bağlama sorumluluğudur. Yurttaşın korunmaya ihtiyacı olduğu kadar, kendisini koruyan gücün sınırlarını bilmeye de ihtiyacı vardır.

Sağlıklı bir hazırlık çağrısı insanı bilgilendirir, ne yapabileceğini gösterir ve dayanıklılığını artırır. Sürekli belirsizlik ve korku üreten bir dil ise insanı çaresizleştirebilir. Çaresizlik büyüdükçe, sığınılacak “güçlü koruyucuya” duyulan ihtiyaç da büyür.

Bu nedenle açıklanan tehlike kadar, tehlikenin nasıl anlatıldığına da bakmalıyız. Topluma kendi gücünü artıracak bilgi mi veriliyor, yoksa yalnızca korunmaya muhtaç olduğu mu hatırlatılıyor? Önlemlerin gerekliliğini tartışabilecek bir ortam var mı? İtiraz edenler dinleniyor mu?

Proaktif olmak, kriz gelmeden yalnızca su ve konserve stoklamak değildir. Yetki sınırlarını, denetim mekanizmalarını ve özgürlük güvencelerini de kriz gelmeden sağlamlaştırmaktır.

Çünkü kriz anında korkuyla vazgeçilen özgürlükler, kriz sona erdiğinde kendiliğinden geri dönmeyebilir.

Şimdi kendimize şu soruyu sormak zorundayız: İktidarlar bizi tehlikelere karşı hazırlarken, güvenlik kaygısını sürekli diri tutarak özgürlüklerimizden vazgeçmemize toplumsal rıza mı üretiyor?

Güvenlik ile özgürlük arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz algısı kimin işine yarıyor? Daha fazla gözetimi, daha az hakkı ve daha geniş iktidar yetkilerini kendi isteğimizle talep eder hâle mi geliyoruz?

Bizi korumak için istenen yetkilerin sınırını kim çizecek? Ve en önemlisi: Korktuğumuz için verdiğimiz bir taviz, ne kadar özgür bir iradenin kararı olabilir?