İslam dininin özünde zühd ve takva adı verilen iki önemli hayat anlayışının bulunduğunu biliyoruz. Bu iki kavramın anlamlarını yeniden hatırlamakta fayda var.
Zühd, sözlükte bir şeye rağbet etmemek, ondan yüz çevirmek ve azla yetinmek demektir. Dinî ve tasavvufî anlamıyla ise dünyaya, geçici zevklere ve maddi menfaatlere gereğinden fazla değer vermemek; kalbi dünya hırsından arındırarak Allah’a yöneltmektir. Başka bir ifadeyle zühd, dinî inancın kalbimizin derinliklerinde hayat bulmasıdır.
Takva ise dinî bir terim olarak Allah’a duyulan sevgi, saygı ve bağlılık bilinciyle O’nun emirlerine uymak; haram ve günahlardan titizlikle kaçınmak demektir. Takva, dünya hayatında dinî hassasiyetlere uyma konusunda gösterilen titizliği ifade eder. Her sözün, her davranışın ve yapılan her işin dinî, ahlakî ve insanî ölçülerden geçirilerek yaşanmasıdır.
Dinimizin ortaya koyduğu böyle bir hayat anlayışı varken, onun mensubu olduğunu söyleyen bazı Müslümanların kendi dinlerinin temel ölçüleriyle ters düşmeleri gerçekten ibret verici bir durumdur. Bu tür manevi hastalıkların zamanla maddi ve toplumsal hastalıklara da yol açtığı görülmektedir.
İnsanın nefis ve heva sahibi olması, bu duyguların kontrolsüz biçimde peşinden gitmesi; dünya nimetlerine karşı ölçüsüz bir ilgi doğurur. Böyle bir durum, dinî ve ahlakî disiplinleri devre dışı bırakır ve insanı hayatını kendi nefsinin akışına terk etmeye götürür.
Bu şartlarda haram, kötülük, zulüm, tehdit ve adaletsizlik gibi gayriinsanî ve ahlak dışı davranışlar zamanla normalleşir. Sonuçta gücün haklılık ölçüsü sayıldığı bir toplum ortaya çıkar.
Böyle toplumlarda huzur, sükûnet, mutluluk ve güven gibi insanın yüzünü güldüren nimetlerden söz etmek zorlaşır. Toplumun güçsüzleri, yetimleri, garipleri ve yoksulları ise insanca bir yaşama hasret kalırlar.
Buraya kadar yazdığım her cümle, kendisinin Müslüman olduğunu ifade eden insanlar içindir. Diğer inanç gruplarından söz etmiyorum; onların konu başlıkları ve değerlendirme ölçüleri farklıdır.
Rabbimiz, insandaki bu azgınlık eğilimine karşı kanaati, paylaşmayı, ahireti ve hesabı hatırlamayı, helal kazancı, yardımlaşmayı, malî ibadetleri ve benzeri emirleri ortaya koymuştur. Bütün bunlarla insanın huzur üreten bir varlık olmasını ve meşru bir hayat alanında yaşamasını murat etmiştir.
Zühd anlayışını Hz. Peygamber (s.a.v.) en güzel şekilde yaşamış ve ashabına da örnek olmuştur. Bu hayat anlayışını sürdürebilmenin anahtarı ise takvadır. Takva, her hâlimizde Allah’ın bizi gördüğü bilinciyle yaşamaktır.
Bugün “Müslümanım” diyen bazı insanların acilen bu iki ilaçla, yani zühd ve takvayla tedaviye başlaması gerekiyor. Aksi hâlde insan, kendi elleriyle kurduğu aldatıcı bir hayatın kurbanı olabilir.
Açgözlülüğün esiri olmuş, insan görüntüsü taşıyan fakat insanî değerlerden uzaklaşmış kimselere dönüşerek yaşamak ve ölmek, elbette bir Müslüman için büyük bir kayıptır. Bu tip insanların temel motivasyonlarından biri fakirlik korkusudur. Bu korku, rızkın Allah’tan olduğu gerçeğine gönülden ikna olamamaktan kaynaklanan hastalıklı bir anlayışın sonucudur.
Rabbim bu anlayışa sahip olanlara şifa versin. Mümkün değilse, samimi Müslümanları onların şerrinden ve sahte dindarlıklarından korusun.